Risale-i Nur'da Barış
2002 senesinin Eylül ayında, İstanbul'daki barış ve hoşgörü konulu Uluslararası Risale-i Nur Sempozyumu'nda bir konuşma yapmıştım. Bu sunumda, Risale-i Nur'da bulunan barış temasının doğasını ve gerektirdiklerini ortaya koymaya ve bu görüşlerin Papa II. John Paul'ün görüşleriyle uygunluğunu göstermeye çalışmıştım. Burada o sunumda söylediğim her şeyi tekrarlamayacağım, ancak Risale-i Nur tarafından gözler önüne sunulan barışa giden yoldaki bir çok önemli noktayı şu andaki dünya hadiselerinin ışığında sizlere aktarmak istiyorum.
Barışı tesis etmek isteyenlerin ilk görevi, kurmak istedikleri medeniyet hakkında belirgin fikre sahip olmalarıdır. Gayelerimiz nedir? Neyi hedef alıyoruz? Toplumu kurarken sarf ettiğimiz emeklerimizin bizi nereye götürmesini istiyoruz? Said Nursi için İslam'ın sunduğu ilahi değerleri rehber edinen medeniyet, zenginin ve güçlünün istediğini elde edebildiği, teknoloji ve servetteki üstünlüklerini, başkalarının kendilerine itaat etmeleri için kullandıkları orman kanunlarının geçerli olduğu bir toplum değildir. Said Nursi, İslam'ın sunduğu ilahi değerleri rehber edinen ahlakı; doğruluk, adalet ve düzenin en yüce değerler olarak kabul edildiği bir anlayış olarak görmektedir.
"Şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise: Nokta-i istinâdı, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni, adâlet ve tevâzündür. Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecâzübdür. Cihetü'l-vahdet de, unsûriyet ve milliyet yerine, râbıta-i dinî ve vatanî ve sınıfıdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve hâricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür. Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki; şe'ni, ittihad ve tesânüddür."16
Said Nursi'nin ardından ilerleyen Müslümanlar, haklı olarak böyle bir medeniyeti "İslam medeniyeti" olarak adlandıracaklardır. Ancak size şunu belirtmeliyim ki; bir Hıristiyan olarak Said Nursi'nin yaptığı ilahi değerleri rehber edinen medeniyet tarifini okuduğumda, benim ve Hıristiyan dostlarımın kurmaya çalıştığı medeniyet tarifinden farklı bir şey bulamıyorum. Benim bu söylediklerime inanmak zorunda değilsiniz. Dünyadaki Katolik Hıristiyanların manevi lideri Papa II. John Paul'ün bütün sözleri, yukarıda Risale-i Nur'da tarif edilen böyle bir medeniyeti işaret etmektedir.
Gerçek Hıristiyanlar ve gerçek Müslümanlar arasında bir medeniyet çatışması yoktur. Bunda şaşılacak bir şey yoktur, çünkü her iki topluluk da bir ve tek Allah'a inanmakta ve o Allah'ın öğrettiği prensipler ve değerler çerçevesinde bir toplum kurma arayışındadırlar. Eğer bir çatışma varsa, bu bir tarafta inanan insanların, Said Nursi'nin deyimiyle "müttakîn"in, medeniyeti ile diğer tarafta Allah'ı günlük yaşamlarında, siyasette, ekonomide ve sosyal ilişkilerde akıllarına getirmemeye çalışan; dini ise, şahsi inançlara, etkisiz törenlere ve renkli folklora indirgeyen bir medeniyetin çatışmasıdır.
Yalnızca insan aklı üzerine kurulan ahlak sistemleri başarısız olur, çünkü onlar Allah'ı insan hayatının Sani'si, Mürebbi'si ve Muin'i olarak hesaba katmamaktadırlar. Felsefi akılcılık insanın neyi istediğini bildiğini ve bu istenilen hedefe ulaşmak için daima çalışacağını farz eder. Ancak acı gerçek şudur ki, insanlar sık sık öfke, korku, kıskançlık ve benzeri sebeplerle kendi menfaatlerinin aksine hareket eder; bencillik, cahillik ve tembellik gibi nedenlerle istedikleri şeylere ulaşamazlar. Bununla birlikte, İncil ve Kur'an'da bize öğretildiği gibi, dini bir yönlendirme inananları pişmanlık ile Allah'a dönmeye, af dilemeye ve yeni bir biçimde başlamaya sevk ederek insanın hata yapabileceği gerçeğine de imkan tanır. Said Nursi "Ahlâk-ı İlâhiye"nin peygamberlerin çağrılarında önemli bir nokta olduğunu belirtir. "Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakk'a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip, dergâhına abd olunuz."17
Bu sebeple, barış ve adalet temelleri üzerine kurulacak bir medeniyet tesis etmek için atılacak ilk adım, kendi gayretlerimize güvenir ya da kendi fikirlerimizi takip edersek başarılı olamayacağımızı anlamaktır. Yalnızca Allah'tan gelen güce ve rehberliğe ihtiyacımız vardır. Gerçek barış yalnızca, insanlar Allah'ın emirlerine uyduklarında ve Allah'a samimi bir tevbe ile döndüklerinde gerçekleşecektir.
Said Nursi, evrensel barış isteğinde dünya üzerindeki milyonlarca insanın özlemini dile getirmektedir. Her iki Dünya Savaşının getirdiği sıkıntıyı, kederi ve yıkımı kendi gözleriyle görmüş; herkes için barış ve refahın olduğu bir devri görmek istemiştir.18 Said Nursi bunu, İslam'ın yeryüzündeki misyonu ve Müslümanların yerine getirmesi gereken bir görevi olarak görmektedir. Said Nursi'ye göre, "İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyet'in kuvvetiyle medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek."19
Bu onun Müslümanlar için tahayyül ettiği, benim fikrime göre Hıristiyanlar ve bir Allah'a ibadet eden, O'nu seven ve O'na itaat eden tüm insanlar tarafından da paylaşılacak, soylu bir görevdir. Evrensel barış yalnızca insani bir arzu değil, aynı zamanda bütün inanan insanlara Allah tarafından verilen bir görevdir. Said Nursi'nin İslam'ın günümüz dünyasında barış sağlayıcı bir rol oynayacağına dair kanaati, Katolik Kilisesi'nin II. Vatikan Konsülü'ndeki, Hıristiyanların ve Müslümanların "barış, özgürlük, sosyal adalet ve ahlaki değerler"20 tesisi için tüm insanlık yararına birlikte çalışmak gibi ortak bir görevlerinin bulunduğu bildirisiyle aynı doğrultudadır.
Bu hedefin geçmişte Hıristiyan insanlar ve yönetimler tarafından genellikle takip edilmediği yönünde bir itiraz gelebilir. Dini savaşlar, Haçlı Seferleri, sömürgecilik ve hatta bugün bile, daha zayıf milletleri bombalayan, istila ve işgal eden hükümetlerin ve askeri liderlerin hareketleri akla gelebilir. Ancak, hepimiz hatırlamalıyız ki, İslam'ın yalnızca kendini "İslami" şeklinde adlandıran kişi, grup ya da hükümetlerin yaptıklarıyla yargılanmaması gerektiği gibi, Hıristiyanlık da kendini "Hıristiyan" olarak tanımlayan her kişi, grup ya da hükümetin yaptıklarıyla yargılanmamalıdır.
Aslında, insanların kendilerine ne isim verdikleri ya da başkaları tarafından kendilerine ne isim verildiği genellikle bir propaganda malzemesi, insanları gerçeğin zıddı bir şeye inandırma gayretidir. Said Nursi kendisinin sık sık yanlışlıkla sorun çıkaran ve barışı bozan birisi olarak suçlandığını belirtir. O, bu suçlamaların dindar olmayan insanların, inançlarını ciddiye alan insanlara karşı duydukları korkudan kaynaklandığını düşünmektedir. Said Nursi şöyle der: "Benim hakkımda, müstesna bir surette, pek ziyade ehl-i dünya tevehhüm edip âdetâ korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyasî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medar olmayan …bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler."21
Bu, Said Nursi'nin kendi vicdanına zıt bir harekette bulunduğu ya da kabul etmediği bir emre itaat ettiği anlamına gelmemektedir. Said Nursi şöyle der: "…bir kumandanın keyfî kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen taraftar değiliz. Ve şahsımız itibarıyla amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene işkenceli esaretimde eşedd-i zulüm şahsıma edildiği halde siyasete karışmadık, idareye ilişmedik, âsâyişi bozmadık. Yüz binler Nur arkadaşım varken, âsâyişe dokunacak hiç bir vukuatımız kaydedilmedi."22 Binlerce Amerikalı dostumuzun kanun ve adalet dışı kabul ettikleri bir savaşı protesto etmek için sivil itaatsizlik, pasif ve şiddetsiz başkaldırı sergiledikleri böyle bir tarihte, Said Nursi'nin bu örneği oldukça uygundur. Said Nursi kendi hayatında da sergilediği gibi, barış yalnızca otoritenin verdiği emirlere itaat ederek elde edilemez. Hem başta Allah'ın iradesine bağlı olan inanan dindar insanlar olarak, hem de hukukun gücüne ve sivil topluma bağlı olan düşünen vatandaşlar olarak, genelde haklı ama bazen derin bir hata içinde bulunan otoritelere eleştirel yaklaşım, barışa ulaşabilmek için temel şarttır.
Son olarak değineceğim nokta Said Nursi'nin üzerinden tekrar tekrar geçtiği bir noktadır. Bu da, uzun süreli bir barış için gerçek manada bir musalahanın gerekliliğidir. Birisi diğerine haksızlık ettiğinde, bir millet diğerine karşı çatışma çıkardığında, sonuç; korku, öfke ve endişedir. Çatışma çıkaran tarafta, bir suçluluk duygusu ve kendini haklı çıkarma arzusu vardır. Televizyon, gazeteler ve bilimsel yayın organları gibi medya unsurları bir hükümetin politikalarını ve hareketlerini kabul edilebilir göstermek ve kamuoyunu şekillendirmek için kullanılır, ancak başkalarıyla çatışma ve şiddetin özünde genellikle insanın açgözlülüğü ve bencilliği yatmaktadır. Said Nursi şöyle der: "Bunun tek bir çaresi var: O da Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktizâ ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musâlâha etmektir."23
Bu, kişilerin ve milletlerin işlediği kötülüklerin genelde değmeyen nedenler tarafından harekete geçirildiğinin bir kabulünü, dürüstlüğü gerektirir. "Üç günden fazla, bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor diye belirterek, Said Nursi bir musalaha olmadığı takdirde, her iki tarafın da korku ve intikam sancısı ile ızdırap çekeceğini öğretir. Bu nedenle, Said Nursi'nin düşüncesinde, hakiki bir musalaha olmadığı müddetçe gerçek bir barış olmayacaktır.
Bir musalaha olmadığı takdirde, insani ilişkilerde açılan yaralar mikrop kapar, derinleşir ve dargınlığa inkılab eder. İhtilaf ihtilafı doğurur, şiddet daha fazla şiddete yol açar ve çatışma hali sonsuza dek sürer. Bu iç içe giren şiddet tepkileri ile ters tepkilerin döngüsünden tek çıkış yolu musalahadır. Musalaha, askeri güçlerin asla ulaşamayacağı bir şekilde, birinin diğerine karşı yaptığı hatalardan kaynaklanan şüphe ve dargınlığı tedavi eder. Said Nursi'nin dediği gibi; "O cüz'î musîbet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktüle her vakit duâ etse, o halde, her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır."24
Beşeri münasebetlerde büyük gerginlik yaşadığımız şu vakitte, Risale-i Nur'un mantıklı tavsiyelerine özellikle ulus liderlerinin kulak vermesi için, insanlık adına adil ve kalıcı bir barış arayışındaki dünya insanları olarak Allah'a inanan her birimiz dua edelim.

Yorum yap