Risale-i Nur'da Savaş
Modern çağın özellikle talihsiz bir vaktinde bu panelde1 bir araya gelmiş bulunuyoruz. Barış hakkında konuştuğumuz şu anda bile, hemen yanı başımızdaki Irak üzerine bombalar yağmakta, masum insanlar katledilmekte ve sakat kalmakta, evleri yıkılmakta ve hayatları param parça edilmektedir. Uluslararası hukuk kuralları ihlal edilmekte, II. Dünya Savaşından sonra dünya barışı ve dostluğunu tesis etmek için kurulan Birleşmiş Milletler görmezlikten gelinmektedir. Sivil toplumun ilerlemesi çok ciddi bir darbe almış ve insanoğlu barbarlık devrine doğru büyük bir geri adım atmıştır. Şu anda, kuvvetlinin haklı olduğu orman kanunları, ilahi bir şekilde ortaya konulan kardeşlik, insan kıymeti, ahlak ve barış değerlerine üstün gelmektedir.
Bu nedenden dolayı, yirminci asırda savaşın manasını ve barışa giden yolu anlamamızda olumlu yönde katkıları bulunan bir insanın düşüncelerini incelemek üzere bir araya gelmemiz uygun olmuştur. Said Nursi, savaş ve barış hakkındaki yazılarını fildişi kulesinde oturup da yazmamıştır. Kendisi bizzat her iki dünya savaşının dehşetini yaşamıştır. Eski Said I. Dünya Savaşında aktif görev almış, Rus istilasına karşı vatan müdafaasında Kafkasya'da milis alaylarını yönetmiş ve kendisi bu yüzden savaş madalyası ile taltif edilmiştir. Top gülleleri arasında siperlere sığınmayı reddedip at üstünde kalarak cesaretini göstermiştir. Savaşın ortasında, yanındaki katibe Kur'an tefsiri yazdırarak sahip olduğu imanı göstermiştir.2 Daha sonra esir düşerek Rusya'nın uzak yerlerine sürgün edilmiştir.
Otuz yıl sonra, Said Nursi II. Dünya Savaşını yaşamıştır. Bu esnada, Yeni Said manevi iklimlerde bir seyahat yaşamış, etrafında cereyan eden dünyevi hadiseler onun dikkatini dağıtamamıştır. Bu devirde günlerini ve aylarını Kur'an'ı incelemeye adamış ve şöyle demiştir: "Ben dört senedir, bu harbin ne safahatını ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, Bu kudsî sûrenin, daha ne kadar bu asra ve bu harbe işareti var? Diye, daha onun kapısını çalmadım."3 Bediüzzaman'ın aktif kişiliğinden mütefekkir bir Kur'an tilmizine inkılabı, bu konuda benden çok daha bilgili insanlar tarafından incelenmiştir; ancak sanıyorum savaş tecrübelerinin onun inkılabı üzerindeki büyük tesirini hiç kimse inkar etmeyecektir.
Risale-i Nur'dan açıkça anlaşılacağı üzere, kah Rusya'nın uzak bir köşesinde savaş esiri olan kah kendi öz vatanında hapse maruz kalan Said Nursi'nin, savaşı ve uzun süren hapisleri bizzat kendisinin tecrübe etmesi, onun karakterinin ve dini vizyonunun gelişmesinde etkili olmuştur. Risale-i Nur'da birçok yerde işaret edildiği gibi onun savaş esiri olduğu ve hapse maruz kaldığı yerler kendisi için bir "Medrese-i Yusufiye" olmuştur. Bu mekanlarda dünyayı terk eylemiş, vaktini kesinlikle boşa geçirmemiş, manevi faydalar ve güzel neticeler elde etmiştir.4
Lem'alar adlı kitaptaki güzel bir paragrafta, Said Nursi onun manevi gelişimine meydan veren hadiseleri şöyle anlatır:
"Harb-i Umumîde, esaretle, Rusya'nın şark-ı şimalîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir camii, meşhur Volga Nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga Nehrinin kenarındaki küçük camiye aldılar. Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahar da yakın. O şimal kıtasının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehrinin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır."5
Ölümle yüz yüze gelişi ve savaşta çektiği sıkıntılar da Said Nursi'nin dini hakikatleri anlayışında etkili olmuştur. Şehitlerin ve diğerlerinin berzah aleminden nasıl istifade ettiklerini belirttiği yazısında yeğeni Ubeyd'in ölümünü şöyle anlatır: "Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte'l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus'un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış."6 Nursi, sonuç olarak bu cüz'i rüyanın gerçek iman sahipleri için, ölümden sonra hayat olduğu hakikatine tam bir kanaat verdiğini ifade etmektedir.
İnanan insanlar her ne kadar savaşın insanlıktan uzak gerçeklerinden önemli dersler çıkarsa da, kendini Allah için adayan bir insan savaşın kötü sebeplerine ve çirkin sonuçlarına gözlerini kapayamaz. Said Nursi'ye göre insanlar ve hükümetler I. Dünya Savaşından ders almamış ve bu umursamazlık onları daha büyük ikinci bir savaşa götürmüştür.7 Said Nursi'nin görüşleri "Tarihteki hatalardan ders almayı reddedenler, onları tekrar etmeye mahkumdur" atasözünü doğrular gibi gözükmektedir. Nursi, II. Dünya Savaşını "küre-i arzı herc ü merce getiren"8 ve umumi "açlık ve tahribat ve israfat"9 meydana getiren bir hadise olarak dile getirmiştir. Savaşın sebep olduğu bu umumi acının sorumluları da, Nursi'nin görüşüne göre, siyasiler ve medya idi.
Kur'an'da düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden bahseden Felak Suresi'nin 4. ayetinin tefsirinde, Said Nursi bu bölümü savaş taraftarı siyasilerin ve onların kontrolündeki haber medyasının, kendilerine hizmet eden propagandaları ve diplomatik entrikaları ile ilişkilendirmiştir. Onun belirttiğine göre, insanoğlunu geri götüren ve insanlığın ilerlemesini durduran I. Dünya Savaşının sorumluları da yine böyle politikacılar ve medya patronları idi. Onun ifadeleriyle; "…siyasî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyâne mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek [mealen-düğümlere üfleyen büyücüler]'in tam mânasına tetâbuk eder."10 Maalesef, liderler I. Dünya Savaşından ders almamış ve bencillik, ırkçılık, acımasız gaddarlık, askeri diktatörlükler, zulüm ve aşırı milliyetçilik11 ile mukabele etmişlerdir. Bütün bunlar da II. Dünya Savaşı için "hırs ve haset"12 şeklinde ortaya çıkan insan ihanetine zemin hazırlamıştır.
Bir nesilden diğerine aktarılan ve tekrar tekrar yaşanan yıkım, korku, öfke ve umutsuzluk. Peki, bir savaşın diğer bir savaşın bahanelerini ve nedenlerini hazırladığı bu fasid daireden kurtuluş yolu nedir? Said Nursi bu cevaplaması zor suale "Leyle-i Kadirde İhtar Edilen Bir Mesele-i Mühimme"de cevap verir. Yanlışlıkların, öfke ve intikam arzusunun zincirini keskin bir kılıç gibi kesecek olan; insanlığı kendine ve başkalarına zarar verecek davranışlardan alıkoyup onları insanlığın asıl gayesi olan hakiki baki bir hayata sevk eden yalnızca Kelamullah'tır. İnsanların, anlaşmazlıkları şiddet ve savaş ile çözme arzusuna Said Nursi'nin esaslı bir cevabı niteliğinde olduğundan, bu bölümü uzunca nakledeceğim:
"Nev-i beşer, bu son Harb-i Umuminin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile; ve birtek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan etmesiyle; ve mağlûpların dehşetli me'yusiyetleriyle; ve gàliplerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tâmir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla; ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantâziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidâdâtın ve mahiyet-i insaniyesinin umumi bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur'ân'ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyâset-i rûy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakiki sûreti görünmesiyle … fıtrat-ı beşerin hakiki sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak."13
İnsanoğlunun hakiki aradığı ve sevdiği baki hayatı Kelamullah'a uygun yaşayarak ulaşacağına kalbinin derinliklerinde duyduğu itminan sebebiyle, Said Nursi gelecekten ümitvardır. Savaşlar, siyasetin gerçek yüzünü, askeri gücün sınırlılığını, insan hayatının faniliğini gösterirler. Her şeye Kadir olan Allah insanların kendilerini bulaştırdıkları hilelerden daha kuvvetlidir; liderlerin ve yönetenlerin kalplerini aydınlatmaya ve değiştirmeye muktedirdir.
"Kàdir-i Külli Şey bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin; o vakit kendi kendine iş düzelir."14
Said Nursi, toplumdaki değişimlere etki edebilmek, insanoğlunun kendini aldatmasını ortadan kaldırabilmek için, Kelamullah'a uygun yaşamaya çalışan dindar insanların aşikar zaaflarına bakarak cesaretini kırmamıştır. Şiddet, kuvvet ve ekonomik kazanç güçleri, her ne kadar insancıl ve ilahi değerlere kıymet veren ve ona uygun yaşayan insanlara üstün geliyor gözükse de, uzun vadede üstün gelemeyeceklerdir. Çünkü onlar, her şeye Kadir olan Allah'ın iradesine muhalif bir şekilde hareket etmektedir. Bu nedenle, Said Nursi'nin savaş meselesi üzerine son sözü, nihai zaferin barış ve ilahi değerler uğrunda ayakta duranların olacağını doğrular mahiyettedir. Said Nursi şöyle der; "Tâ mahz ve halis çıksın mebadide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. "Âkıbetü'l-müttakîn" ona vurur bir darbe"15

Yorum yap