HZ. İSA NASIL TANINACAK ? 1 (HZ. İSA’NIN KİŞİLİGİ VE FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ)
Hz. İsa, diğer tüm peygamberler gibi insanları doğru
yola çağırmakla görevlendirilmiş Allah'ın seçkin bir kuludur. Ancak Hz.
İsa'yı diğer peygamberlerden ayıran bazı özellikler vardır. Bunlardan
en önemlisi O'nun halen ölmemiş, Allah Katına yükseltilmiş ve yeryüzüne
tekrar geri gönderilecek olmasıdır.
Hz. İsa bundan yaklaşık 2000 yıl önce yaşamış olan,
Allah'ın dünyada ve ahirette seçkin kıldığı bir elçisidir. Hz. İsa'nın
doğumu, hayatı ve Allah Katına alınması hep mucizevi şekillerde
gerçekleşmiş, bu mübarek insanın hayatı Kuran'da ayrıntılı olarak haber
verilmiştir. Allah Kuran'da birçok peygamberin kıssalarını bizlere
bildirmektedir. Ancak Hz. İsa çeşitli yönleriyle diğer peygamberlerden
farklı bir konuma sahiptir. Allah'ın üstün ilimlerle desteklediği bu
değerli kulu daha beşikteyken konuşmuş, dünyada kaldığı süre içerisinde
çevresindeki insanlara büyük mucizeler göstermiştir. Onun bu özel
durumunun diğer bir delili de, Allah Katına alınışı ve tekrar dünyaya
gönderileceğine dair Kuran'da önemli işaretlerin olmasıdır. (Nisa
Suresi, 156-159; Al-i İmran Suresi, 55; Maide Suresi, 117; Zuhruf
Suresi, 57-61; Al-i İmran Suresi, 45-48; Maide Suresi, 110; Al-i İmran
Suresi, 59; Meryem Suresi, 33) Bu ayetlerin bir tanesinde “Şüphesiz o,
kıyamet-saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan yana hiçbir kuşkuya
kapılmayın ve Bana uyun. Dosdoğru yol budur." (Zuhruf Suresi, 61)
buyurulmaktadır. Bu ayetin Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne dönüşüne
açık bir işaret taşıdığını söyleyebiliriz. Çünkü Hz. İsa, Kuran'ın
indirilişinden yaklaşık altı asır önce yaşamıştır. Dolayısıyla bu ilk
hayatını "kıyamet saati için bir bilgi" yani bir kıyamet alameti olarak
anlayamayız. (Bakınız, Mesih Müjdesi, Harun Yahya)
Ayette işaret edilen anlam, Hz. İsa'nın, ahir
zamanda, yani kıyametten önceki son zaman diliminde yeniden yeryüzüne
döneceği ve bunun da bir kıyamet alameti olacağıdır. (En doğrusunu
Allah bilir.)
Hz. İsa’nın gelişi Kuran’ın pek çok ayetinde
bildirilmesinin yanı sıra Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde de
müjdelenmiştir. Bu hadislerden bazıları şu şekildedir:
| "Sizler on alameti görmedikçe hiçbir zaman kıyamet kopmaz... Biri de İsa'nın inmesi..." (Müslim, Kitabü-l Fiten: 39) |
“Vallahi muhakkak ve muhakkak Meryem oğlu İsa inecek,
hem adil bir hakem, adaletli bir hükümdar olarak inecek... (Ebu Hureyre
r.a. / Buhari, Büyu 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242 (155);
Ebu Davud, Melahim 14 (4324); Tirmizi, Fiten 54 (2234)”
Hz. İsa ile ilgili hadisler hakkında İslam alimleri de düşüncelerini açıklamışlardır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:
İmam Suyuti, “El Havi Lil Fetava” adlı kitabı ve “El İ'lam bi
Hukmi İsa” adlı risalesinde, bu konuya geniş yer vermiş ve bu
hadislerin mütevatir olduklarını bildirmiştir:
“Hadis ilmine vakıf olanlara gizli kalmayacağı üzere, bu hususta
zikrettiğimiz bütün hadisler mütevatir derecesine ulaşmıştır.
Dolayısıyla Mehdi Muntazar (beklenen Mehdi) hakkındaki hadis-i şerifler
mütevatir olduğu gibi, Deccal hakkındaki hadis-i şerifler de tevatür
derecesine ulaşmış olup, Hz. İsa'nın inişiyle ilgili hadis-i şerifler
de mütevatirdir. (El Havi, 2/277) ”
Şevkani de Hz. İsa'nın ineceğine dair hadisleri bir bir nakletmiş ve sonunda:
“Bizim naklettiğimiz hadisler görüldüğü gibi tevatür haddine
ulaştı. Bu beyanımızla şu sonuca varılıyor ki, beklenen Hz. Mehdi
hakkındaki hadisler, Deccal hakkında hadisler ve Hz. İsa'nın inmesine
dair hadisler mütevatirdir." demiştir. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/338) ”
Kısaca açıkladığımız bu bilgiler ışığında akla gelen ilk soru ise,
"Hz. İsa'nın yeryüzüne tekrar gelişinde kim olduğunun nasıl
anlaşılacağı ve onun hangi özelliklerinden tanınabileceği"dir.
Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne yeniden gönderileceği,
İslamiyet'i seçerek Hz. Mehdi ile beraber İslam ahlakının tüm dünyaya
hakimiyetine vesile olacağı, Kuran ayetlerinde ve Peygamber Efendimiz
(sav)'in hadislerinde de müjdelenmiştir. Bu müjde doğrultusunda, içinde
yaşadığımız ahir zamanın en önemli konularından biri Hz. İsa'nın hangi
özellikleriyle tanınacağıdır.
Hz. İsa'yı Kimler Tanıyabilecektir?
Bu konuda başvurulabilecek en güvenilir kaynak Kuran'dır. Kuran'ın
pek çok ayetinde peygamberler ve salih müminler ile ilgili açıklayıcı
bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca Kuran ayetlerinde Üstelik müminlere ait
özellikleri tek tek tespit etmek de imkan dahilindedir.
Bununla bağlantılı olarak Hz. İsa'nın üstün iman özellikleri,
Kuran incelenerek öğrenilebilir. Dolayısıyla Kuran'a uyan samimi
müminler onda gördükleri bu üstün özellikleri değerlendirip, onu
tanıyabilirler. Ancak bu noktada unutulmamalıdır ki, Hz. İsa'yı tanımak
herkes için mümkün olmayabilir. Bu konu ile ilgili Bediüzzaman Said
Nursi şunları söylemektedir:
"Hz. İsa (A.S) geldiği vakit, herkesin onun İsa olduğunu bilmesi
gerekmez. onun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuru ile onu
tanırlar. Yoksa açıkça herkes onu tanımayacaktır." (Mektubat, s. 54)
Yukarıdaki sözünde görüldüğü gibi, Bediüzzaman da Hz. İsa'nın
yeryüzüne döndüğü ilk yıllarda ancak yakın çevresinin onu
tanıyabileceğini bildirmiştir. Yakınında bulunan bu insanların onu
tanımasının ise ancak 'imanın nuru' ile olabileceğini belirtmiştir.
Burada 'imanın nuru' ile ne kastedildiğine değinmek gerekir. 'İmanın
nuru' Allah'ın varlığına, birliğine inanan ve Kuran'a uyan insanlara
Rabbimiz'in verdiği bir anlayıştır. Müminler Allah'ın verdiği bu
anlayışla, olayları çok açık olarak değerlendirebilir, birçok konunun
karmaşık gibi görünen noktalarını rahatça kavrayabilirler. Kuran'da
bildirildiği gibi müminler, çevrelerindeki her şey üzerinde derin
düşünen, dolayısıyla olaylardaki detayları Kuran ahlakına göre
değerlendiren insanlardır. Nitekim bir ayette Allah, samimi kalple iman
edip her olayın inceliğini ve derinliğini kavramaya çalışan, gördükleri
detaylarda kendilerini yaratan Allah'ın büyüklüğünü, gücünü kavrayarak
Kendisinden korkanlara 'doğruyu yanlıştan ayırma' konusunda anlayış
vereceğini bildirmiştir:
"Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu
yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi
örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir." (Enfal Suresi, 29)
Bu ayet doğrultusunda düşünüldüğünde, Hz. İsa'yı yeryüzüne
dönüşünde tanıyıp ona itaat edecek olanların da, Allah'a ve Kuran'a
iman eden, her olayı derinlemesine düşünüp kavramaya çalışan insanlar
olacağı anlaşılmaktadır. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi bir başka
sözünde konuya şöyle dikkat çeker:
"Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam'ın nuzulü dahi ve kendisi İsa
Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez."
(Şualar, s.487)
Dünya Üzerinde Hiçbir Akrabası, Tanıyanı, Ailesi Olmamasıyla Tanınacaktır
Hz. İsa Kuran'da bildirilen peygamber özelliklerinin yanı sıra
başka özelliklerle de tanınabilecektir. Şüphesiz bunlardan en önemlisi,
Hz. İsa'nın dünyada bir ailesinin, hiçbir akrabasının, eskiden tanıdığı tek bir kişinin olmamasıdır.
Hz. İsa yeniden yeryüzüne geldiğinde çevresinde kendisini tanıyan
hiç kimse olmayacaktır. Onun fiziksel özelliklerini, simasını ya da ses
tonunu bilen tek bir kişi dahi çıkmayacaktır. Dünya üzerinde tek bir
kişi "ben onu daha önceden tanıyorum, filanca zaman görmüştüm, onun
ailesi ve yakınları şu kimselerdir" gibi bir iddiada bulunamayacaktır.
Çünkü onu tanıyan tüm insanlar bundan yaklaşık olarak 2000 sene kadar
önce yaşamış ve ölmüşlerdir. Annesi Hz. Meryem, Hz. Zekeriya, dönemin
Yahudi önde gelenleri ve bizzat Hz. İsa’dan tebliğ almış olan insanlar
vefat etmişlerdir. Dolayısıyla ikinci kez yeryüzüne gelişinde, onun
doğumuna, çocukluğuna, gençliğine ve yetişkinliğine şahit olmuş tek bir
kimse olmayacak ve onun hakkında hiç kimse hiçbir şey bilmeyecektir.
Hz. İsa Allah'ın "OL" emriyle babasız olarak dünyaya gelmiştir.
Aradan yüzyıllar geçtikten sonra ise bilinen hiçbir akrabası olmaması
çok doğaldır. Allah, Hz. İsa'nın bu durumunu Kuran'da Hz. Adem'in
yaratılışına benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz, Allah Katında İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir.
Onu topraktan yarattı, sonra ona "Ol" demesiyle o da hemen oluverdi."
(Al-i İmran Suresi, 59)
Ayette de bildirildiği gibi Allah Hz. Adem'e "Ol" demiştir ve Hz.
Adem yaratılmıştır. İşte Hz. İsa'nın ilk yaratılışı da Allah 'ın "Ol"
demesiyle gerçekleşmiştir. Hz. Adem'in anne ve babası yoktur, Hz.
İsa'nın ilk dünyaya gelişinde ise sadece annesi Hz. Meryem vardır;
fakat yeryüzüne yeniden geleceği ikinci seferde onun annesi de hayatta
olmayacaktır. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra bilinen hiçbir akrabası
olmadan yeryüzünde bulunacaktır.
Kuşkusuz bu sayede Hz. İsa’nın yeryüzüne yeniden gelişinde, onun
Hz. İsa olduğundan şüphe edilebilecek bir durum oluşmayacaktır. Sahte
mesihlik iddiasında bulunan kimselerin ise yalanları kolayca
anlaşılabilecektir. Çünkü tüm çocukluğu insanlar arasında geçmiş, çok
sayıda çocukluk resmine sahip, kendisini küçüklüğünden itibaren tanıyan
sayısız kişiye sahip bir insanın Hz. İsa olduğunu iddia etmesinin ne
denli akıl dışı bir iddia olduğu açıktır.
Hz. İsa'yı Hangi Özellikleriyle Tanıyabiliriz?
Daha önce belirtildiği üzere, bu sorunun cevabını bulmak için
Kuran ayetleri incelendiğinde görülen ilk işaret, ayetlerde anlatılan,
peygamberlerin sahip oldukları ortak özellikler olacaktır. Öyleyse
birtakım alametlerle kendini belli edip, dikkat çekecek olan Hz. İsa'yı
tanımak için Kuran'da bildirilmiş olan bu peygamber özelliklerinin
neler olduğunu incelemek gerekmektedir. Elbette peygamberlerle ilgili
Kuran'dan çıkarılabilecek yüzlerce alamet vardır. Ancak bu bölümde
dışarıdan bakan bir gözle değerlendirebilecek en belirgin özellikler
ele alınacaktır.
1 Üstün Ahlak Özellikleri ile Diğer İnsanlardan Ayrılır
Allah'ın seçip gönderdiği her mübarek peygamber gibi, Hz. İsa da
tüm üstün ahlak özelliklerini üzerinde taşır. Onu diğer insanlardan
ayıran en belirgin fark, yaşadığı toplum içinde alışılmadık bir şekilde
ortaya çıkan yüksek şahsiyetidir. Öyle ki halk arasında hiç
rastlanmayan, insanların alışık olmadığı ve görür görmez
etkilenecekleri ahlaki özelliklere sahiptir. Allah'a olan güveni ve
imanı ile son derece kararlı, cesaretli, toplumun etkisi altında
kalmayan, aksine herkesi etkileyen, güçlü bir insandır.
Allah, peygamberleri diğer insanlara göre üstün özelliklerle
yarattığını yukarıdaki ayetlerde açıkça bildirmiştir. Bu konu ile
ilgili Kuran'da geçen daha pek çok örnek vardır. Örneğin "...İbrahim
(tek başına) bir ümmetti..." (Nahl Suresi, 120), "Güç ve basiret sahibi
olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u hatırla..." (Sad Suresi,
45), "Ve gerçekten onlar, Bizim Katımızda seçkinlerden ve hayırlı
olanlardandır." (Sad Suresi, 47), "... Bizi inanmış kullarından
birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun..." (Neml Suresi, 15)
ayetlerinde bildirilen ifadeler, peygamberlere verilen üstünlüklerin
bir bölümünü haber vermektedir. Hz. İsa da Allah'ın seçkin kıldığı
peygamberlerdendir. Bir ayette şöyle buyurulur:
"İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan,
Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır.
Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le
destekledik..." (Bakara Suresi, 253)
2 Peygamberlere Has Yüz İfadesi ile Tanınacaktır
Elçilerin üstünlüklerinin gerek bilgice, gerekse fiziksel özellikleriyle olduğu da Kuran'da bildirilir:
"...O (şöyle) demişti: "Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi
ve bedenî gücünü artırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah
(rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir."" (Bakara Suresi, 247)
Bilgice, akılca, vücutça, ahlakça üstün kılınmış bir insan olarak
Hz. İsa'nın yüzünde peygamberlere has bir ifade olacaktır. Sahip olduğu
güçlü Allah korkusunun ve derin imanının nuru, yüzüne yansıyacaktır.
Peygamberlere has olan nurlu ifade o derece açık olacaktır ki, onu
görenler diğer insanlara kıyasla çok üstün bir insanla
karşılaştıklarının farkına varacaklardır. Ancak unutmamak gerekir ki,
elbette herkes bunu kabul etmeyebilir. Kimi insanlar içlerinde
duyacakları haset ve kin sebebiyle, bu ahlaki üstünlüğü göz ardı
edebilirler. İçten içe farkında olsalar da, kibirleri ve büyüklük
tutkuları nedeniyle anlamazlıktan gelebilirler. Yalnızca imanında
samimi olanlar, bu üstünlüğü görüp gereği gibi takdir edebileceklerdir.
Allah, Hz. İsa'nın hem dünyada hem de ahirette "... seçkin,
onurlu, saygın ve Allah'a yakın kılınanlardan..." (Al-i İmran Suresi,
45) olduğunu bildirmiştir. Kuran ahlakının bir tecellisi olarak tüm
peygamberler gibi Hz. İsa da çevresindeki insanlar arasında
saygınlığıyla, seçkin ve onurlu oluşuyla tanınacaktır.
3 Hikmet ve Hitabet Gücü Çok Yüksektir
"Bunlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir..." (Enam Suresi, 89)
Allah, çeşitli kavimlere tebliğ yapmaları, onları uyarıp
korkutmaları için gönderdiği peygamberlerini aynı zamanda hikmet sahibi
de kılmıştır. Hikmetli bir anlatım, isabetli konuşmalar, doğruya davet
edici ve kötülükten menedici tavırlar tüm peygamberlerin ortak
özellikleridir. Nitekim Kuran'ın daha pek çok ayetinde tek tek
peygamberlere verilen hikmete de dikkat çekilir. Örneğin, Hz. Davud
için "... ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik." (Sad Suresi,
20); Hz. Yahya için, "... daha çocuk iken ona hikmet verdik." (Meryem
Suresi, 12); Hz. Musa için, "O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca,
ona bir 'hüküm ve hikmet' ve ilim verdik..." (Kasas Suresi,14); Hz.
Lokman için, "Andolsun, Lokman'a "Allah'a şükret" diye hikmet
verdik..." (Lokman Suresi, 12); Hz. İbrahim için, "... Doğrusu Biz,
İbrahim ailesine Kitabı ve hikmeti verdik..." (Nisa Suresi, 54) diye
bildirilmiştir.
Allah, "Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet
verilene büyük bir hayır da verilmiştir..." (Bakara Suresi, 269)
ayetiyle, tüm peygamberlerin hikmet verilerek ödüllendirildiğini
bildirmiştir.
Hz. İsa'nın Allah'ın bir elçisi olarak hikmetle ödüllendirildiğine
ve bunu kendi kavmine de bildirdiğine Kuran'da şöyle dikkat çekilmiştir:
"Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan
nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken
de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti,
Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim..." (Maide Suresi, 110)
Bu ayetler doğrultusunda Hz. İsa'yı tanımak için bir başka
işaretin de, onun yapacağı "hikmetli, isabetli ve çok etkili
konuşmalar" olduğu anlaşılmaktadır. Diğer tüm konularda olduğu gibi
hikmetli konuşma da, peygamberlere has çok dikkat çekici bir
özelliktir. Kuran'ı kendilerine rehber edinmiş olan müminler, Hz.
İsa'nın konuşmalarının diğer bir ayette de belirtildiği gibi "özü
kapsayan bir bilgi" (Kehf Suresi, 91) içerdiğini ve bunun ancak
Allah'ın seçtiği elçilere has olduğunu anlarlar.
Gösterdiği üstün akıl, yaptığı kusursuz teşhisler, getirdiği
çözümler her zaman çok isabetli olup Allah'tan özel olarak verilmiş bir
hikmetin en açık alametlerini oluşturacaktır. Böylece üstün şahsiyeti
ve aklı açıkça göze çarpacaktır.
4 Çok Güvenilirdir
Kuran'da bildirildiği üzere her elçi gönderildiği topluluğa ilk
olarak "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim"
(Şuara Suresi, 107) ifadesiyle söze başlayarak kendisini tanıtmıştır.
Peygamberlerin bu güvenilirlikleri, Allah'ın emirlerine, bildirdiği din
ahlakına eksiksizce uymalarından kaynaklanır. Hiçbir durumda doğru
yolun, İslam ahlakının dışına çıkmazlar. Yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu
kazanmak istemelerinden dolayı kimseye boyun eğmezler. Kuran'da hemen
hemen tüm peygamberlerin bu özelliklerini ön plana çıkardıkları haber
verilmektedir. Örneğin, Hz. Musa'nın kendisini kavmine tanıtması
Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
"Andolsun, Biz kendilerinden önce, Firavun'un kavmini de denedik.
Onlara kerim bir elçi gelmişti; "Allah'ın kullarını bana teslim edin;
gerçekten ben, sizin için güvenilir bir elçiyim" (demişti)." (Duhan
Suresi, 17-18)
Ancak kavimleri elçilerin bu önemli özelliklerini her zaman takdir
edememişlerdir. Hatta çoğu zaman elçilerle ilgili yanlış zanları
olmuştur. Çünkü kendi cahiliye sistemlerini terk edip onların davet
ettiği hak dine uymak istememişlerdir. Ancak aradan belli bir zaman
geçtikten sonra elçilerin en güvenilir insanlar oldukları kavim içinde
de kabul görmüştür.
Kuran'da bildirilen peygamberlerin bu özellikleri kuşkusuz
Allah'ın bir elçisi olarak Hz. İsa'da da görülecektir. Hz. İsa dünyaya
ikinci gelişinde, Allah'ın değişmez bir kanunu olarak halk arasında
güvenilirliği ile dikkat çekecektir. Allah, diğer tüm elçilerine olduğu
gibi, Hz. İsa'ya da yardım edecek ve onun ne kadar emin bir insan
olduğunu zamanı geldiğinde insanlara gösterecektir.
5 Allah'ın Koruması Altında Olacaktır
Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz
geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer)
bulacaklardır. Ve hiç şüphesiz; Bizim ordularımız, üstün gelecek
olanlar onlardır. (Saffat Suresi, 171-173)
Allah her zaman elçilerini diğer insanlardan üstün kılmıştır.
Tarih boyunca gönderilen her peygamber, Allah'ın yardımıyla
düşmanlarına karşı üstünlük kazanmış, onların kurdukları tuzaklardan
korunmuştur. Aldıkları her karar, uyguladıkları her yöntem hep hayırla
ve başarıyla sonuçlanmış, Rabbimiz onları her durumda desteklemiştir.
Dolayısıyla Allah'ın elçisi Hz. İsa'yı bekleyen müminler için yol
gösterici bir başka işaret de onun her işinin başarı ile sonuçlanması
olacaktır. Öyle ki aldığı her karar, uyguladığı her yöntem kendisi ve
etrafındaki müminler için hayırlı sonuç verecektir. Hatta ilk bakışta
olumsuz gibi görünen olaylar dahi bir süre sonra olumlu hale
gelecektir. Hz. İsa'nın aldığı tüm kararların en doğrusu, en akılcısı
olduğunu bu olaylar ispat edecektir. Çünkü Allah Kuran'da elçilerinin
her ne olursa olsun tüm zorluklara rağmen üstün geleceklerini, onları
kesin olarak yardımıyla destekleyeceğini vadetmiştir.
Allah'ın bu vaadiyle yapmaya karar verdiği her işte Hz. İsa'nın
elde edeceği başarı ve bereket, hem düşmanlarının, hem de yanındaki
inananların dikkatini çekecek kadar açık olacaktır. Düşmanları da, bu
durumun olağanüstülüğünü fark edecek ancak bunun Allah'tan gelen bir
yardım olduğunu takdir edemeyeceklerdir. Her işinin başarılı olmasına,
attığı her adımın doğru olmasına bir anlam veremeyeceklerdir. Çünkü
onların amacı, 'kendileri gibi bir beşer' olarak gördükleri bu mübarek
insana karşı üstün gelmektir. Ancak "Sonra Biz, elçilerimizi ve iman
edenleri böyle kurtarırız; müminleri kurtarmamız Bizim üzerimize bir
haktır." (Yunus Suresi, 103) ayetinde de bildirildiği gibi, Allah bu
konuda yaptıkları herşeyi sonuçsuz çıkaracak ve elçisine yardım
edecektir. Ona kurulan tuzaklar, açılan savaşlar hiçbir zaman başarılı
bir sonuca ulaşamayacaktır.
6 Yaptıkları İçin Karşılık Beklemeyecektir
Tüm elçilerin taşıdığı ortak bir özellik de, yaptıkları hiçbir şey
için ücret beklememeleridir. Yaptıkları büyük hizmetler karşılığında
bekledikleri tek şey Allah'ın rızasıdır. Çevrelerindeki hiç kimseden
bir ücret, bir fayda talep etmezler. Nitekim Kuran'da da, tüm elçilerin
bu özelliği üzerlerinde taşıdıkları ve bunu sözle de dile getirdikleri
şöyle bildirilmektedir:
"Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret
istemiyorum. Benim ücretim, beni Yaratan'dan başkasına ait değildir.
Akıl erdirmeyecek misiniz?" (Hud Suresi, 51)
Elçilerin taşıdıkları bu üstün özellik, Hz. İsa'da da
görülecektir. Allah'ın peygamberi olarak tüm insanları İslam dinine
davet edecek, ancak yaptığı şeylerin karşılığında hiçbir maddi çıkar,
bir ücret talebi olmayacaktır. Kuran'da bildirilen tüm elçiler gibi
yaptığı her şeyin karşılığını Allah'tan bekleyecek ve bu özelliğiyle de
gerek yakın çevresinde, gerekse içinde bulunduğu toplumda dikkat
çekecektir.
Ancak şu nokta unutulmamalıdır ki, diğer konularda olduğu gibi bu
konuda da onu ancak samimi iman sahipleri takdir edebilirler. İçinde
bulunduğu toplum Hz. İsa'nın bu özelliğini fark etse bile, kimi
düşmanları onu engellemek için diğer tüm peygamberlere yapıldığı gibi
çeşitli iftiralarda bulunabilirler. Bu iftiraların arasında kuşkusuz
onun "yaptıkları karşılığında bir çıkar sağlamaya çalıştığı, menfaat
gözettiği" benzeri suçlamalar da olması muhtemeldir. Ancak Allah her
konuda işinin hayırla sonuçlanmasına izin verdiği gibi, bu konuda da
inkarcıların iftiralarının asılsızlığını tek tek ortaya çıkarır ve
elçisine yardım eder.
7 Müminlere Karşı Şefkatli ve Merhametli Olacaktır
Peygamberlerde görülen en önemli özelliklerden biri de "merhamet
ve şefkat"tir. Peygamberler her zaman yanlarındaki müminlere karşı çok
şefkatli ve merhametli olmuşlar, onların dünyadaki ve ahiretteki
durumlarını düzeltmek için çalışmışlardır. Hz. İsa'nın ahlakının en
belirgin özelliklerinden biri de müminlere karşı olan bu şefkati ve
merhameti olacaktır. Allah, gönderdiği elçilerde çok yoğun olarak
görülen bu özelliği Kuran'da şöyle bildirmiştir:
"Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz onun gücüne giden,
size pek düşkün, müminlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi
gelmiştir." (Tevbe Suresi, 128)
İşte Hz. İsa da bu ayette bildirildiği gibi çevresindeki müminlere
karşı son derece "müşfik ve koruyucu" bir tavır içerisinde olacak ve bu
benzersiz samimiyet ve candanlık onun Hz. İsa olduğunun en anlaşılır
delillerinden birini oluşturacaktır.
Ahir Zaman Müjdesi
Yazı boyunca Kuran ayetleri ışığında, ahir zamanda yeryüzüne
ikinci kez gelecek olan Hz. İsa'nın tanınmasını sağlayacak belli başlı
özellikleri inceledik. Hiç şüphesiz Hz. İsa'nın tanınmasını sağlayacak,
onun kutlu kişiliğinin ve icraatlerinin en önemli delillerinden biri de
kendisi gibi ahir zamanda ortaya çıkacak olan Hz. Mehdi ile birlikte
hareket etmesi olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ve İslam
alimlerinin eserlerinde bildirilen bu konu bir hadiste şu şekilde
bildirilmektedir:
Ebu'l Hasen Muhammed b. El- Senceri'nin rivayetine göre;
"Haberler çoğaldı ve Hz. Mehdi'nin gelmesi ve onun Ehl-i Beyt'ten
olmasına dair kainatın Efendisi'nden rivayetler artmıştır. Rivayetlerde
Hz. Mehdi'nin gelip 7 yıl hükmedeceği, yeryüzünü adaletle dolduracağı,
Hz. İsa (as) ile beraber gelip Filistin diyarında Deccal'i yok etme
hususunda Hz. İsa'ya yardım edeceği, Hz. İsa (as)'nın, arkasında olduğu
halde bu millete namaz kıldıracağı uzunca kıssasında anlatılmaktadır."
(Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi “Risaletül Meşreb elverdi fi
mezhebil Mehdi”)
Bediüzzaman Said Nursi de Risale-i Nur Külliyatı'nda bu gerçeğe şu şekilde dikkat çekmiştir:
"Şahs-ı İsa Aleyhisselam'ın kılıncı ve maktul olan (yok edilen)
şahs-ı Deccal'in, teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk (maddecilik) ve
dinsizlik azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi
ruhanileridir ki; o ruhaniler, din-i İsevinin hakikatini
(Hristiyanlığın esaslarını) hakikat-i İslamiye ile mezcederek (katarak)
o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hatta "Hazret-i İsa
Aleyhisselam gelir. Hazret-i Mehdi'ye namazda iktida eder (uyar), tabi
olur." Diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-i Kuraniyenin mutbuiyetine
ve hakimiyetine (Kuran esaslarının hakimiyetine) işaret eder." (Şualar,
s.493)
Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi Hz. İsa ve Hz. Mehdi “Altın
Çağ’a” vesile olacak ortak fikri mücadeleleri ile, Deccal'i ortadan
kaldıracak, din ahlakını tüm dünyaya yayacak ve tüm inananların
huzuruna ve refahına vesile olacaklardır.
Ayrıca ahir zamanın ilk dönemlerinde yaşanan her türlü bozulma,
kargaşa ve sıkıntı ortadan kalkacak, birbiri ardınca süregelen büyük
felaketler, savaşlar, acılar bu iki kutlu şahsın ortak mücadeleleri ile
son bulacaktır. İnkarcıların sebep olduğu birtakım felsefi sistemlerin
neden olduğu dejenerasyon, manevi boşluk ve ahlaki bozulma yerini tüm
inanan insanların asırlardır özlemini duydukları, Kuran ahlakının hakim
olacağı Altınçağ denilen kutlu döneme bırakacaktır. Rabbimiz tüm
insanları ahir zamanın büyük karmaşasından kurtaracak ve bolluğun,
bereketin ve adaletin yaşanacağı bir nimete kavuşturacaktır. Yüce Allah
yeryüzündeki nurunu elçileri vasıtasıyla tamamlayacağını ayetlerde
şöyle müjdelemiştir:
"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler
istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.
Müşrikler istemese de O, dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için
elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur." (Tevbe Suresi, 32-33)
Hz. İsa’nın Hilyesi (Fiziksel) Özellikleri
Çeşitli İslami kaynaklarda Hz. İsa'nın fiziksel özellikleri ile
ilgili de pek çok hadis ve bilgi bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı
şöyledir:
1 "Uzuna yakın orta boylu"
2 "Rengi kırmızı ile beyaza yakın"
3 "Üzerinde boyanmış iki elbise vardır."
4 "O derece temiz ki kendisine ıslak dokunmadığı halde başı su damlatır gibidir."
Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s.499) ) (Ebu Davud, Melahim,4324)
Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s.499) ) (Ebu Davud, Melahim,4324)
“O kızıl, kıvırcık saçlı ve geniş göğüslüdür. O, salibi (haçı)
kıracak, cizye usulünü kaldıracak, İslam'dan başka hiçbir dini kabul
etmeyecek... Allah'tan başka hiçbir kimseye ve hiçbir şeye ibadet
edilmeyecek. Hazret-i Muhammed (sav)'in yolu üzere hüküm verecek,
kendisi Peygamber olduğu halde Peygamber'e tabi olacak ve Muhammed
(as)'ın ümmetinden olacak, Peygamber'in ümmeti ve sahabisi olacak.
Çünkü o, onu Mi'rac gecesi görmüştür. Öyleyse sahabilerin en
faziletlisi olacak.” (İmam Suyuti, Kıyamet Alametleri, Ölüm ve Diriliş,
s. 182)
“Geceleyin yürütüldüğüm zaman Musa (as)'a kavuştum. (Peygamber onu
tavsif ederek
Bir de gördüm ki, O Şenüe kabilesi erkeklerinden biri
gibi kara yağız, uzun boylu, balık etli, düz saçlı bir zattır. İsa'ya
da kavuştum (Peygamber onu da tavsif ederek: İsa, orta yapılı, sanki
hamamdan çıkmış gibi al çehreliydi.” (Sahih-i Müslim, 2/1053)
“Ben bu gece kendimi rüyamda Kabe'de buldum. Ansızın esmer bir
kişi gördüm. Sanki o esmer insanlardan en güzeli, başının saçı iki
omuzu arasında sarkıyordu, (yeni) taranmış ve arınmıştı da başının saçı
su damlatıyordu. İki elini iki kişinin iki omuzuna koyarak Beyt'i tavaf
ediyordu. (Orada bulunanlara) bu kimdir? diye sordum. Onlar: bu
Meryem'in oğlu Mesih (İsa)'dır dediler.” (Sahih-i Buhari, 9/177)
ESKİ MISIR VE FİRAVUNLAR
Eski Mısır medeniyeti, aynı tarihlerde
Mezopotamya'da kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski
uygarlıklarından biri olarak bilinir. Dönemin en ileri sosyal düzenine
sahip devletini kuran Mısırlılar, MÖ 3000'ler civarında yazıyı bulup
kullanmış, Nil nehrinden en iyi şekilde faydalanmış ve ülkenin doğal
yapısı sayesinde dışarıdan gelecek saldırılara karşı korunmuşlardır.
Böylece Mısır medeniyeti büyük ilerleme kaydetmiştir.
Eski Mısır Medeniyeti, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler, inkar etmişler ve bu nedenle helaka uğramışlardı. Ne ileri medeniyetleri, ne sosyal ve siyasal düzenleri, ne de askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştı.
Firavunların otoritesi
Mısır uygarlığının temelinde Nil nehrinin bereketi vardı. Bu nehrin hayat verici özelliği sayesinde Mısırlılar Nil vadisinde yerleşmiş ve yağmur mevsimlerine bağımlı kalmadan nehirden sağladıkları suyla tarım yapabilmişlerdi.
Nil vadisinin dar ve uzunlamasına yapısı, nehrin etrafına kurulan yerleşim birimlerinin genişlemesine fazla olanak vermemiş, büyük şehirlerden oluşan bir uygarlık yerine, daha ufak çaplı kasaba ve köylerden oluşan bir medeniyet şekillenmişti. Bu durum firavunların halk üzerindeki hakimiyetini iyice perçinledi.
Tarihte ilk olarak, Kral Menes'in MÖ 3000 dolaylarında eski Mısır'ı büyük bir üniter devlet olarak kendi hakimiyeti altında birleştirdiği ve Mısır'ın ilk firavunu olduğu bilinir. Aslında, "firavun" nitelendirmesi ilk zamanlarda Mısır kralının yaşadığı sarayı tanımlamaktayken, zamanla, Mısır krallarının ünvanı haline geldi. Bu nedenle Eski Mısır'ın hükümdarları olan krallar, zamanla "firavun" olarak anılmaya başlandı.
Tüm devletin ve ülke topraklarının sahibi, yöneticisi ve hükümdarı olan bu firavunlar, Eski Mısır'ın çok tanrılı çarpık dininde, en büyük tanrının dünyadaki bir yansıması olarak kabul edildiler. Mısır topraklarının idaresi, paylaştırılması, gelirleri, kısaca ülke sınırları içindeki her türlü mal ve hizmet üretimi, firavun için gerçekleştiriliyordu.
Yönetimdeki mutlakiyet, ülkenin yöneticisi olan firavunu, her dilediğini yaptırabilecek bir güç sahibi kılmıştı. Henüz ilk sülalenin kurulmasıyla birlikte Mısır'ın ilk kralı olan Menes döneminde, Nil suyunun kanallar vasıtasıyla halka ulaştırılmasına başlanmış, ayrıca ülkede yapılan üretim, kontrol altına alınarak tüm mal ve hizmet üretiminin krala aktarılması sağlanmıştı. Bu mal ve hizmetleri kral, halkının ihtiyacı olduğu oranda dağıtıyor, paylaştırıyordu. Ülkede böyle bir hakimiyet kuran kralların, halkı boyunduruk altına almaları zor olmadı. Mısır kralı, yani daha sonra yaygınlaşacak sıfatıyla firavun, halkının tüm ihtiyaçlarını karşılayan büyük kudret sahibi birisi olarak kutsal bir varlık sayıldı ve tanrılaştırıldı. Firavunlar da, kendilerinin tanrı oldukları sapkınlığına kesin olarak inandılar.
Eski Mısır'da dini inançlar
Tarihçi Heredot'a göre, Eski Mısırlılar dünyanın en "dindar" insanlarıydılar. Ancak dinleri "hak din" değil, çok tanrılı sapkın bir dindi ve içinde bulundukları koyu tutuculuk sebebiyle bu sapkın dinlerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı.
Eski Mısır kavmi, içinde yaşadığı doğal çevre şartlarından çok etkilenmişti. Mısır'ın doğal coğrafyası ülkeyi dış saldırılara karşı çok iyi koruyordu. Mısır'ın dört bir yanı çöllerle, dağlık arazilerle ve denizlerle çevriliydi. Ülkeye yapılabilecek saldırıların iki geçiş yolu bulunuyordu ve bu yolları savunmak Mısır orduları için son derece kolaydı. Mısırlılar, bu doğal koşullar sayesinde dış ülkelerden soyutlandılar. Ancak geçen yüzyıllar, bu soyutlanmayı koyu bir taassuba dönüştürdü. Böylece Mısırlılar gelişmelere ve yeniliklere kapalı, dinleri konusunda son derece tutucu bir görünüm kazandılar. Kuran'da sıkça bahsedilen "ataların dini" onların en önem verdikleri değerleri haline geldi.
Bu nedenle Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun'a ve yakın çevresine hak dini tebliğ ettiklerinde, "Onlar: Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" (Yunus Suresi, 78) diyerek yüz çevirmişlerdi.
Eski Mısır'ın dini birkaç kola ayrılmıştı. Bunların en önemlileri Eski Mısır'ın resmi dini, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili inanışlardan oluşuyordu.
Eski Mısır'ın resmi dinine göre Firavun, kutsal bir varlıktı. O, tanrılarının dünyadaki bir yansımasıydı ve görevi de dünyada insanlara adalet dağıtmak ve onları korumaktı.
Halk arasında yaygın olan inanışlar son derece karışıktı ve devletin resmi dini ile çatışan bu inançlar Firavun yönetimi tarafından baskı altına alınmıştı. Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu. Ancak bölgeden bölgeye değişebilen yerel geleneklerle de karşılaşmak mümkündü.
Tarihi kaynaklarda Hz. Musa öncesinde kavmi tek ilahlı dinlere çağıran Mısırlıların varlığından da bahsedilmektedir. Söz konusu Mısırlılara en önemli örnek, Mısır tarihinin en dikkat çekici firavunu olan Neferkheperure Amenhotep'dir, yani IV. Amenofis.
Tek tanrıya inanan Firavun: IV. Amenofis
IV. Amenofis MÖ 1375'te tahta çıktığında yüzyılların getirdiği koyu bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karşılaştı. Bu döneme dek toplum yapısı ve halkın kraliyet sarayı ile olan ilişkileri değişmeden gelmişti. Toplum, dış olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapılarını kapalı tutuyordu. Antik Yunan gezginleri tarafından da tespit edilen bu çılgın tutuculuk, yukarıda da açıkladığımız gibi, Mısır'ın doğal coğrafi koşullarından kaynaklanmaktaydı.
Firavunların halka benimsettirdiği batıl din, eski ve geleneksel olan herşeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa IV. Amenofis, bu dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich şöyle yazıyor:
Babasının ölümünden sonra genç yaştaki IV. Amenofis, büyük bir baskıya maruz kaldı. Bu baskının sebebi, geleneksel çok tanrılı Mısır dinini değiştirerek tek tanrı inancına dayalı bir din getirmiş olması ve her alanda köklü değişikliklere girişmesiydi. Ancak Teb önde gelenleri, bu dini tebliğ etmesine izin vermediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis de "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. (Harun Yahya, Kavimlerin Helakı)
Hz. Musa'nın gelişi
Eski Mısırlılar koyu taassupları sebebiyle putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı. Tarih boyunca tek bir Allah'a ibadet edilmesi gerektiğini tebliğ eden kişiler gelmişti, ama Firavun'un kavmi hep eski sapkın inanışlarına geri dönmüştü. Sonuçta, hem Mısır halkının hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş ve hem de İsrailoğullarının köleleştirilmiş olduğu bir dönemde, Allah, Hz. Musa'yı elçi (resul) olarak gönderdi. Hz. Musa, hem Mısır'ı hak dine davet etmek, hem de İsrailoğullarını kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti.
Firavun'un sarayı
Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun, Allah'ın emri doğrultusunda Firavun'a gittiler ve ona hak dini tebliğ ettiler. İstekleri de, artık Firavun'un İsrailoğullarına eziyet vermemesi ve onları serbest bırakarak Hz. Musa ile birlikte gitmelerine izin vermesiydi. Firavun için yıllarca yanında tuttuğu birinin, karşısına çıkıp böyle konuşması kabul edilemez bir durumdu. Bu sebeple Firavun onu nankörlükle suçladı. Öte yandan, Hz. Musa'nın tebliğ ettiği hak din, Firavun'un gücünü elinden alıyor, onu diğer insanların mertebesine indiriyordu. Ayrıca Firavun İsrailoğullarını serbest bırakırsa elindeki iş gücünün önemli bir kısmını kaybedecek ve Hz. Musa'ya itaat etmiş olacaktı.
Tüm bu sebeplerden dolayı Firavun, Hz. Musa'nın anlattıklarını dinlemedi bile. Aklınca onunla alay etmeye çalıştı, saçma sorular sorarak konuyu dağıtmaya çabaladı. Bu arada Hz. Musa ve Hz. Harun'u, düzeni bozmaya çalışan kişiler olarak gösterip, suçlu çıkarmaya da çalışıyordu. Sonuç olarak ne Firavun, ne de yakın çevresindeki kavmin önde gelenleri Hz. Musa ve Hz. Harun'a itaat etmediler.
Mısır'dan çıkış
Firavun'a ve yakın çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken şeyler açıklanmış, Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Allah da onlar için alçaltıcı bir son hazırladı. Ve Hz. Musa'ya olacakları vahyetti. Bu olaylar ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
Tam böyle bir ortamda, İsrailoğulları yakalandıklarını zannettikleri ve Firavun'un adamları da onları yakalayacaklarını sandıkları bir sırada, Hz. Musa Allah'ın yardımından asla ümit kesmedi ve ayette haber verildiği üzere; "Hayır, şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara Suresi, 62) dedi.
Firavun'un sonu
Allah Hz. Musa'ya asasını denize vurmasını vahyetti. Bunun üzerine "... deniz hemencecik yarıldı ve her parçası kocaman bir dağ gibi oldu." (Şuara Suresi, 63) Bu durumda, Firavun'un böyle bir mucizenin gerçekleştiğini gördüğü anda, İlahi bir müdahale ile karşı karşıya bulunduğunu anlaması gerekirdi. Deniz, Firavun'un öldürmeye çalıştığı insanların önünde açılarak onlara yol veriyordu. Üstelik onlar geçtikten sonra suların kapanmayacağından emin olunamazdı. Ancak buna rağmen İsrailoğullarının ardından suya girdiler. Büyük bir ihtimalle, Firavun ve ordusu, içinde bulundukları azgınlık ve düşmanlık sebebiyle sağlıklı düşünebilme yeteneklerini yitirdiler ve bu durumun mucizevi niteliğini kavrayamadılar.
Firavun'un son anlarını Allah, Kuran'da şöyle bildirir:
Burada Hz. Musa'nın bir mucizesini daha görmek mümkündür. Ayette şöyle buyurulmaktadır:
Bu ayetten anlaşılmaktadır ki, Hz. Musa, Firavun'un ancak acı azap kendisine gelince iman edeceğini önceden haber vermişti. Nitekim sular yükseldiğinde, Firavun gerçekten de iman ettiğini söylemeye başladı. Ancak bu davranışın samimiyetsizliği, çok açıktı. Firavun kendisini ölümden kurtarabilmek için böyle demişti.
Firavun'un son anda sözde iman etmesini ve bağışlanma dilemesini Allah kabul etmemiş, Firavun ve ordusu sular altında kalarak helak olmaktan kurtulamamışlardır.
"... FELAKETLER TÜM MEMLEKETİ SARMIŞTI..."
Firavun'un kavmine isabet eden felaketler, bazı Eski Mısır kaynaklarında da belirtilmektedir. Üstteki ünlü Ipuwer Papirüsü'nde (2. Bölüm, 5-6) şöyle yazılıdır: "Felaketler tüm memleketi sarmıştı. Her yerde kan vardı..."
HAMAN
19. yüzyılda Mısır hiyeroglifleri çözülene dek "Haman" kavramı bilinmiyordu. Hiyerogrifler çözülünce Haman'ın Firavun'un yakın bir yardımcısı ve "taş ocaklarının başı" olduğu anlaşıldı. (Üstte, Mısır'daki inşaat işçileri) Dikkat edilmesi gereken nokta, bundan 1400 sene önce indirilen Kuran'da da, Haman'ın Firavun'un emrinde inşaatları yöneten bir kişi olarak anılmasıdır.
Eski Mısır Medeniyeti, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler, inkar etmişler ve bu nedenle helaka uğramışlardı. Ne ileri medeniyetleri, ne sosyal ve siyasal düzenleri, ne de askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştı.
Firavunların otoritesi
Mısır uygarlığının temelinde Nil nehrinin bereketi vardı. Bu nehrin hayat verici özelliği sayesinde Mısırlılar Nil vadisinde yerleşmiş ve yağmur mevsimlerine bağımlı kalmadan nehirden sağladıkları suyla tarım yapabilmişlerdi.
Nil vadisinin dar ve uzunlamasına yapısı, nehrin etrafına kurulan yerleşim birimlerinin genişlemesine fazla olanak vermemiş, büyük şehirlerden oluşan bir uygarlık yerine, daha ufak çaplı kasaba ve köylerden oluşan bir medeniyet şekillenmişti. Bu durum firavunların halk üzerindeki hakimiyetini iyice perçinledi.
Tarihte ilk olarak, Kral Menes'in MÖ 3000 dolaylarında eski Mısır'ı büyük bir üniter devlet olarak kendi hakimiyeti altında birleştirdiği ve Mısır'ın ilk firavunu olduğu bilinir. Aslında, "firavun" nitelendirmesi ilk zamanlarda Mısır kralının yaşadığı sarayı tanımlamaktayken, zamanla, Mısır krallarının ünvanı haline geldi. Bu nedenle Eski Mısır'ın hükümdarları olan krallar, zamanla "firavun" olarak anılmaya başlandı.
Tüm devletin ve ülke topraklarının sahibi, yöneticisi ve hükümdarı olan bu firavunlar, Eski Mısır'ın çok tanrılı çarpık dininde, en büyük tanrının dünyadaki bir yansıması olarak kabul edildiler. Mısır topraklarının idaresi, paylaştırılması, gelirleri, kısaca ülke sınırları içindeki her türlü mal ve hizmet üretimi, firavun için gerçekleştiriliyordu.
Yönetimdeki mutlakiyet, ülkenin yöneticisi olan firavunu, her dilediğini yaptırabilecek bir güç sahibi kılmıştı. Henüz ilk sülalenin kurulmasıyla birlikte Mısır'ın ilk kralı olan Menes döneminde, Nil suyunun kanallar vasıtasıyla halka ulaştırılmasına başlanmış, ayrıca ülkede yapılan üretim, kontrol altına alınarak tüm mal ve hizmet üretiminin krala aktarılması sağlanmıştı. Bu mal ve hizmetleri kral, halkının ihtiyacı olduğu oranda dağıtıyor, paylaştırıyordu. Ülkede böyle bir hakimiyet kuran kralların, halkı boyunduruk altına almaları zor olmadı. Mısır kralı, yani daha sonra yaygınlaşacak sıfatıyla firavun, halkının tüm ihtiyaçlarını karşılayan büyük kudret sahibi birisi olarak kutsal bir varlık sayıldı ve tanrılaştırıldı. Firavunlar da, kendilerinin tanrı oldukları sapkınlığına kesin olarak inandılar.
Eski Mısır'da dini inançlar
Tarihçi Heredot'a göre, Eski Mısırlılar dünyanın en "dindar" insanlarıydılar. Ancak dinleri "hak din" değil, çok tanrılı sapkın bir dindi ve içinde bulundukları koyu tutuculuk sebebiyle bu sapkın dinlerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı.
Eski Mısır kavmi, içinde yaşadığı doğal çevre şartlarından çok etkilenmişti. Mısır'ın doğal coğrafyası ülkeyi dış saldırılara karşı çok iyi koruyordu. Mısır'ın dört bir yanı çöllerle, dağlık arazilerle ve denizlerle çevriliydi. Ülkeye yapılabilecek saldırıların iki geçiş yolu bulunuyordu ve bu yolları savunmak Mısır orduları için son derece kolaydı. Mısırlılar, bu doğal koşullar sayesinde dış ülkelerden soyutlandılar. Ancak geçen yüzyıllar, bu soyutlanmayı koyu bir taassuba dönüştürdü. Böylece Mısırlılar gelişmelere ve yeniliklere kapalı, dinleri konusunda son derece tutucu bir görünüm kazandılar. Kuran'da sıkça bahsedilen "ataların dini" onların en önem verdikleri değerleri haline geldi.
Bu nedenle Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun'a ve yakın çevresine hak dini tebliğ ettiklerinde, "Onlar: Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" (Yunus Suresi, 78) diyerek yüz çevirmişlerdi.
Eski Mısır'ın dini birkaç kola ayrılmıştı. Bunların en önemlileri Eski Mısır'ın resmi dini, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam ile ilgili inanışlardan oluşuyordu.
Eski Mısır'ın resmi dinine göre Firavun, kutsal bir varlıktı. O, tanrılarının dünyadaki bir yansımasıydı ve görevi de dünyada insanlara adalet dağıtmak ve onları korumaktı.
Halk arasında yaygın olan inanışlar son derece karışıktı ve devletin resmi dini ile çatışan bu inançlar Firavun yönetimi tarafından baskı altına alınmıştı. Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu. Ancak bölgeden bölgeye değişebilen yerel geleneklerle de karşılaşmak mümkündü.
Tarihi kaynaklarda Hz. Musa öncesinde kavmi tek ilahlı dinlere çağıran Mısırlıların varlığından da bahsedilmektedir. Söz konusu Mısırlılara en önemli örnek, Mısır tarihinin en dikkat çekici firavunu olan Neferkheperure Amenhotep'dir, yani IV. Amenofis.
Tek tanrıya inanan Firavun: IV. Amenofis
IV. Amenofis MÖ 1375'te tahta çıktığında yüzyılların getirdiği koyu bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karşılaştı. Bu döneme dek toplum yapısı ve halkın kraliyet sarayı ile olan ilişkileri değişmeden gelmişti. Toplum, dış olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapılarını kapalı tutuyordu. Antik Yunan gezginleri tarafından da tespit edilen bu çılgın tutuculuk, yukarıda da açıkladığımız gibi, Mısır'ın doğal coğrafi koşullarından kaynaklanmaktaydı.
Firavunların halka benimsettirdiği batıl din, eski ve geleneksel olan herşeye katıksız bir bağlılığı zorunlu kılıyordu. Oysa IV. Amenofis, bu dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich şöyle yazıyor:
"Eski geleneğin kutsadığı birçok alışkanlığı kaldırıp, halkının, garip bir biçimde betimlenmiş sayısız tanrısına saygı göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardı, o da Aton'du. Aton'a taptı ve onu güneş biçiminde imgeleştirtti. Öteki tanrıların rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayını bugünkü El-Amarna'ya taşıdı." (Ernst Gombrich, Dünya Tarihi, sf. 25)
Babasının ölümünden sonra genç yaştaki IV. Amenofis, büyük bir baskıya maruz kaldı. Bu baskının sebebi, geleneksel çok tanrılı Mısır dinini değiştirerek tek tanrı inancına dayalı bir din getirmiş olması ve her alanda köklü değişikliklere girişmesiydi. Ancak Teb önde gelenleri, bu dini tebliğ etmesine izin vermediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb şehrinden uzaklaşarak Tell El-Amarna'ya yerleştiler. Burada "Akh-en-aton" adında yeni ve modern bir şehir inşa ettiler. IV. Amenofis de "Amon'un Hoşnutluğu" anlamına gelen adını, Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Eğen" olarak değiştirdi. Amon, çok tanrılı Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaratıcısı" idi, ki bu sıfatla Allah'ı kast etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. (Harun Yahya, Kavimlerin Helakı)
Hz. Musa'nın gelişi
Eski Mısırlılar koyu taassupları sebebiyle putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı. Tarih boyunca tek bir Allah'a ibadet edilmesi gerektiğini tebliğ eden kişiler gelmişti, ama Firavun'un kavmi hep eski sapkın inanışlarına geri dönmüştü. Sonuçta, hem Mısır halkının hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş ve hem de İsrailoğullarının köleleştirilmiş olduğu bir dönemde, Allah, Hz. Musa'yı elçi (resul) olarak gönderdi. Hz. Musa, hem Mısır'ı hak dine davet etmek, hem de İsrailoğullarını kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti.
Firavun'un sarayı
Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun, Allah'ın emri doğrultusunda Firavun'a gittiler ve ona hak dini tebliğ ettiler. İstekleri de, artık Firavun'un İsrailoğullarına eziyet vermemesi ve onları serbest bırakarak Hz. Musa ile birlikte gitmelerine izin vermesiydi. Firavun için yıllarca yanında tuttuğu birinin, karşısına çıkıp böyle konuşması kabul edilemez bir durumdu. Bu sebeple Firavun onu nankörlükle suçladı. Öte yandan, Hz. Musa'nın tebliğ ettiği hak din, Firavun'un gücünü elinden alıyor, onu diğer insanların mertebesine indiriyordu. Ayrıca Firavun İsrailoğullarını serbest bırakırsa elindeki iş gücünün önemli bir kısmını kaybedecek ve Hz. Musa'ya itaat etmiş olacaktı.
Tüm bu sebeplerden dolayı Firavun, Hz. Musa'nın anlattıklarını dinlemedi bile. Aklınca onunla alay etmeye çalıştı, saçma sorular sorarak konuyu dağıtmaya çabaladı. Bu arada Hz. Musa ve Hz. Harun'u, düzeni bozmaya çalışan kişiler olarak gösterip, suçlu çıkarmaya da çalışıyordu. Sonuç olarak ne Firavun, ne de yakın çevresindeki kavmin önde gelenleri Hz. Musa ve Hz. Harun'a itaat etmediler.
Mısır'dan çıkış
Firavun'a ve yakın çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken şeyler açıklanmış, Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Allah da onlar için alçaltıcı bir son hazırladı. Ve Hz. Musa'ya olacakları vahyetti. Bu olaylar ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
"Musa'ya: 'Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz' diye vahyettik. Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. "Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur. Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi). Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık. Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler." (Şuara Suresi, 52-61)
Tam böyle bir ortamda, İsrailoğulları yakalandıklarını zannettikleri ve Firavun'un adamları da onları yakalayacaklarını sandıkları bir sırada, Hz. Musa Allah'ın yardımından asla ümit kesmedi ve ayette haber verildiği üzere; "Hayır, şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara Suresi, 62) dedi.
Firavun'un sonu
Allah Hz. Musa'ya asasını denize vurmasını vahyetti. Bunun üzerine "... deniz hemencecik yarıldı ve her parçası kocaman bir dağ gibi oldu." (Şuara Suresi, 63) Bu durumda, Firavun'un böyle bir mucizenin gerçekleştiğini gördüğü anda, İlahi bir müdahale ile karşı karşıya bulunduğunu anlaması gerekirdi. Deniz, Firavun'un öldürmeye çalıştığı insanların önünde açılarak onlara yol veriyordu. Üstelik onlar geçtikten sonra suların kapanmayacağından emin olunamazdı. Ancak buna rağmen İsrailoğullarının ardından suya girdiler. Büyük bir ihtimalle, Firavun ve ordusu, içinde bulundukları azgınlık ve düşmanlık sebebiyle sağlıklı düşünebilme yeteneklerini yitirdiler ve bu durumun mucizevi niteliğini kavrayamadılar.
Firavun'un son anlarını Allah, Kuran'da şöyle bildirir:
"Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi." (Yunus Suresi, 90)
Burada Hz. Musa'nın bir mucizesini daha görmek mümkündür. Ayette şöyle buyurulmaktadır:
"Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler." (Yunus Suresi, 88)
Bu ayetten anlaşılmaktadır ki, Hz. Musa, Firavun'un ancak acı azap kendisine gelince iman edeceğini önceden haber vermişti. Nitekim sular yükseldiğinde, Firavun gerçekten de iman ettiğini söylemeye başladı. Ancak bu davranışın samimiyetsizliği, çok açıktı. Firavun kendisini ölümden kurtarabilmek için böyle demişti.
Firavun'un son anda sözde iman etmesini ve bağışlanma dilemesini Allah kabul etmemiş, Firavun ve ordusu sular altında kalarak helak olmaktan kurtulamamışlardır.
"... FELAKETLER TÜM MEMLEKETİ SARMIŞTI..."
Firavun'un kavmine isabet eden felaketler, bazı Eski Mısır kaynaklarında da belirtilmektedir. Üstteki ünlü Ipuwer Papirüsü'nde (2. Bölüm, 5-6) şöyle yazılıdır: "Felaketler tüm memleketi sarmıştı. Her yerde kan vardı..."
HAMAN
19. yüzyılda Mısır hiyeroglifleri çözülene dek "Haman" kavramı bilinmiyordu. Hiyerogrifler çözülünce Haman'ın Firavun'un yakın bir yardımcısı ve "taş ocaklarının başı" olduğu anlaşıldı. (Üstte, Mısır'daki inşaat işçileri) Dikkat edilmesi gereken nokta, bundan 1400 sene önce indirilen Kuran'da da, Haman'ın Firavun'un emrinde inşaatları yöneten bir kişi olarak anılmasıdır.
DECCAL'İN KARAKTERİNİ TEŞHİS EDEBİLMEK
Peygamberimiz (sav)'in Deccal'i tarif
eden hadislerindeki tanımlar Kuran'da anlatılan suçlu-günahkar
karakteri ile çok büyük benzerlik göstermektedir. Kuran'da kötü ahlak
özellikleri olarak bildirilen yalancılık, adaletsizlik, acımasızlık,
zalimlik, insanlar arasında bozgunculuk çıkarmak, şiddet ve karmaşanın
yayılması için çaba göstermek, insanları din ahlakından uzaklaştırmak
gibi inkarcıların gösterdikleri ahlak, Darwinizm'in beslediği
ideolojilerin de en belirgin özelliklerindendir.
Allah'ın Kuran'da suçlu-günahkarlar olarak tanımladığı kişiler, yeryüzünde anarşi ve terör çıkaranlar, bu yolda çeşitli tuzaklar kuranlar, kötülüğün taraftarlarıdır. Bu insanlar Allah'ın koyduğu sınırları tanımayan, din ahlakını yaşamayan, suça ve günah işlemeye eğilimli insanlardır. "Hiç şüphesiz suçlular-günahkarlar, bir sapmışlık (dalalet) ve çılgınlık içindedirler." (Kamer Suresi, 47) ayetinde bildirildiği üzere, bu ahlakı yaşayan insanların uydukları yol sapkındır. Kuran'da suçlu-günahkarların çeşitli özellikleri anlatılmakta ve insanlar buna karşı şöyle uyarılmaktadırlar: "Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden ve O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphesiz O, suçlu-günahkarları kurtuluşa erdirmez." (Yunus Suresi, 17)
Kuran'da toplumun huzur ve güvenliğini bozan, insanlar arasında kargaşa çıkaran ve yeryüzünde kötülüğü yaygınlaştırmak için tuzak kuranların da suçlu-günahkarlar oldukları belirtilmektedir. Darwinizm'i kendisine temel alan materyalist ideolojilerin, komünizm ve faşizm gibi akımların önde gelen özelliklerinden birisinin de toplum düzenini bozmak ve anarşi oluşturmak olduğu göz önünde bulundurulursa, bu sistemi yaşayan ve yayanların Kuran'da anlatılan suçlu-günahkar kişiliği taşıyan insanlar olduğu anlaşılacaktır. Bir ayette şöyle bildirilmektedir: "Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli-düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar." (Enam Suresi, 123)
Deccal karakteri nefsin üzerine kuruludur
Suçlu-günahkarların en önemli özelliklerinden birisi kendilerine Kuran ahlakını değil, nefislerinin isteklerini -kişisel istek ve tutkularını- rehber edinmiş olmalarıdır. Oysa insanın nefsine uyması büyük bir beladır. İnsanın nefsine uymaya başlaması öncelikle kendi içinde bir karmaşa ve başıbozukluk yaşamasına neden olur. İnsanda vicdanına uymuş olmanın getirdiği rahatlığın ve huzurun yerini kendine güvensizlik, tedirginlik, endişe ve huzursuzluk alır. Kuran'da, "... Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 53) ayetinde de buyurulduğu gibi, nefis sürekli kötülüğü emreder. İnsana her zaman kıskançlık, haset, öfke, kin, intikam, sevgisizlik, merhametsizlik, saygısızlık, sorumsuzluk gibi kötü ahlak özelliklerini yaşatmak ister. İman eden bir kişi ise, nefsinin değil, vicdanının sesini dinler, iradesini kullanır ve güzel bir ahlak gösterir. Allah Kuran'da insana, nefsinin kötülüklerinden sakınıp korunmayı emretmiştir ve insan vicdanına uyarak bu emri yerine getirir.
Deccal yeryüzünde bozgunculuk çıkarır
Deccal'in sisteminin insanlara en büyük zararı veren yönü, bu sistemin yeryüzünde bozgunculuk çıkarma, huzur ve düzen bırakmama üzerine kurulu olmasıdır. Deccal'in temel vasfı bozgunculuk çıkarabilmek için şiddet, terör ve anarşiyi körüklemesidir. Bozgunculuk çıkarmak çok geniş bir kavramdır. İnsanların huzurunu kaçıran, güvenlik ve barış ortamını bozan her unsur bozgunculuktur. İki ülke arasında hiçbir haklı gerekçe olmadan yaşanan savaşlar, bir toplum içerisinde suni nedenlerle meydana gelen iç çatışmalar, masum ve sivil insanları hedef alan terörist saldırılar ve günlük hayatta karşılaşılan bireysel şiddet olayları bozgunculuğun örnekleri arasında sayılabilir. Bu dönemde, gün geçtikçe sayısı artan ve yayılan savaşlar, çatışmalar ve şiddet olayları Deccal'in bozgunculuğunun boyutlarını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Allah insanlara bozgunculuk çıkarmayı yasaklamış ve bozguncuları sevmediğini bildirmiştir.
Deccal'e uyanların ortak özelliği: Şeytani mantıkla hareket etme
Deccal sisteminde insanların kötüyü iyi görmelerine verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri, şiddetin, çatışmaların ve kavgaların olağan karşılanmaya başlanmasıdır. İnsanlar, isteklerini elde etmenin en etkili yolunun şiddete başvurmaları olduğuna kendilerini ve çevrelerini inandırırlar. Masum insanları katleder, hiçbir suçu olmayan insanlara zarar verirken bunları kendilerince hak bir mücadele için yaptıklarını düşünürler. Terör örgütlerinin üyeleri ile ya da dünyanın çeşitli bölgelerinde savaş ve çatışmalara neden olan insanlardan biri ile görüşüldüğünde, hepsi şiddete başvurmakta sözde ne kadar haklı olduklarını anlatacaklardır. Oysa bu büyük bir yanılgı ve zalimliktir. Masum ve savunmasız insanlara karşı şiddete başvuran hiçbir mücadele haklı değildir.
Bu yanılgının temelinde ise söz konusu kişilerin şeytana ve onun bir uzantısı olan Deccal'e uyuyor olmaları, diğer bir deyişle şeytanın mantığı ile hareket ediyor olmaları vardır. Oysa herşeyin Yaratıcısı olan Allah insanlara, şeytanın yolunu izlememelerini emretmiştir. Allah bu emrini bir ayette şu şekilde bildirmektedir:
Rabbimizin tüm bu emirlerine rağmen şeytanın mantığı ile hareket eden bir kişinin aklı ve kalbi kapanır. Akılda ve kalpte meydana gelen bu kapanma inkar edenlerin ve din ahlakını yaşamayanların genel bir özelliğidir. Kuran'da, gözleri olduğu halde gerçekleri göremeyen, kulakları olduğu halde duymayan kişilere dikkat çekilir ve Allah'ın bu kişilerin kalplerini mühürlediği şöyle bildirilir:
Deccal'in kurduğu tuzaklar da Allah'ın kontrolündedir
Peygamberimiz (sav) hadislerinde Deccal'in tuzaklarının büyüklüğüne dikkat çekmiş ve bizi bu tuzaklara karşı uyarmıştır. Gerçekten de Deccaliyet'in fitnesi, samimi iman edenler hariç, neredeyse tüm insanları içine alabilecek büyüklüktedir. Bugün dünya genelinde yaşanan ahlaki dejenarasyon ve kaos ortamının etraflıca düşünülmesi, bu fitnenin boyutunun daha iyi kavranmasını sağlayacaktır. Hangi ülkeden, hangi milletten, hangi ırktan olursa olsun insanlar bu bozulmaya ve fitneye bizzat şahitlik etmektedirler.
Ancak bu noktada unutulmaması gereken çok önemli bir husus vardır. Kuran'da pek çok ayette iman etmeyenlerin kurdukları tüm tuzakların gerçek sahibinin Allah olduğu bildirilmiştir. Allah insanları denemek, salih olanları ortaya çıkarmak, onları eğitmek, inkarcıların da küfrünü göstermek ve daha pek çok hikmet gereğince, şeytanın yeryüzündeki faaliyetlerini ve dolayısıyla Deccaliyet'i de kader içinde yaratmıştır. Ancak Deccaliyet mutlak mağlup olacak şekilde yaratılmıştır. Dolayısıyla inkar edenlerin tuzakları, Allah'ın izni ile, hiçbir zaman başarıya ulaşamayacak tuzaklardır. Bir ayette bu sır şöyle haber verilir:
Aynı son, Deccal'in kurduğu tuzaklar ve doğrudan Deccal'in fikir sistemi için de geçerlidir. Bu sistem de insanları Allah'ın yolundan alıkoyabilmek için kurulmuş özel bir tuzaktır. Kurulan tuzaklar ne kadar büyük, oluşturulan plan ne kadar kapsamlı ve etkili olursa olsun hepsi Allah'ın kontrolü altındadır. Deccal de, onun kurduğu tuzaklar da yalnızca Allah'ın dilemesi ile vardır. "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz..." (İnsan Suresi, 30) ayetiyle de buyurulduğu gibi, Allah dilemedikçe hiç kimse, hiçbir güç, hiçbir şer odağı bir şey dileyemeyeceği gibi, ne bir tuzak kurmaya ne de bu tuzağı hayata geçirmeye güç yetirebilir.
"Gerçek şu ki, onlar hileli düzenler kurdular.Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır." (İbrahim Suresi, 46)
Allah'ın Kuran'da suçlu-günahkarlar olarak tanımladığı kişiler, yeryüzünde anarşi ve terör çıkaranlar, bu yolda çeşitli tuzaklar kuranlar, kötülüğün taraftarlarıdır. Bu insanlar Allah'ın koyduğu sınırları tanımayan, din ahlakını yaşamayan, suça ve günah işlemeye eğilimli insanlardır. "Hiç şüphesiz suçlular-günahkarlar, bir sapmışlık (dalalet) ve çılgınlık içindedirler." (Kamer Suresi, 47) ayetinde bildirildiği üzere, bu ahlakı yaşayan insanların uydukları yol sapkındır. Kuran'da suçlu-günahkarların çeşitli özellikleri anlatılmakta ve insanlar buna karşı şöyle uyarılmaktadırlar: "Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden ve O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphesiz O, suçlu-günahkarları kurtuluşa erdirmez." (Yunus Suresi, 17)
Kuran'da toplumun huzur ve güvenliğini bozan, insanlar arasında kargaşa çıkaran ve yeryüzünde kötülüğü yaygınlaştırmak için tuzak kuranların da suçlu-günahkarlar oldukları belirtilmektedir. Darwinizm'i kendisine temel alan materyalist ideolojilerin, komünizm ve faşizm gibi akımların önde gelen özelliklerinden birisinin de toplum düzenini bozmak ve anarşi oluşturmak olduğu göz önünde bulundurulursa, bu sistemi yaşayan ve yayanların Kuran'da anlatılan suçlu-günahkar kişiliği taşıyan insanlar olduğu anlaşılacaktır. Bir ayette şöyle bildirilmektedir: "Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli-düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar." (Enam Suresi, 123)
Deccal karakteri nefsin üzerine kuruludur
Suçlu-günahkarların en önemli özelliklerinden birisi kendilerine Kuran ahlakını değil, nefislerinin isteklerini -kişisel istek ve tutkularını- rehber edinmiş olmalarıdır. Oysa insanın nefsine uyması büyük bir beladır. İnsanın nefsine uymaya başlaması öncelikle kendi içinde bir karmaşa ve başıbozukluk yaşamasına neden olur. İnsanda vicdanına uymuş olmanın getirdiği rahatlığın ve huzurun yerini kendine güvensizlik, tedirginlik, endişe ve huzursuzluk alır. Kuran'da, "... Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 53) ayetinde de buyurulduğu gibi, nefis sürekli kötülüğü emreder. İnsana her zaman kıskançlık, haset, öfke, kin, intikam, sevgisizlik, merhametsizlik, saygısızlık, sorumsuzluk gibi kötü ahlak özelliklerini yaşatmak ister. İman eden bir kişi ise, nefsinin değil, vicdanının sesini dinler, iradesini kullanır ve güzel bir ahlak gösterir. Allah Kuran'da insana, nefsinin kötülüklerinden sakınıp korunmayı emretmiştir ve insan vicdanına uyarak bu emri yerine getirir.
"Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 7-10)
Deccal yeryüzünde bozgunculuk çıkarır
Deccal'in sisteminin insanlara en büyük zararı veren yönü, bu sistemin yeryüzünde bozgunculuk çıkarma, huzur ve düzen bırakmama üzerine kurulu olmasıdır. Deccal'in temel vasfı bozgunculuk çıkarabilmek için şiddet, terör ve anarşiyi körüklemesidir. Bozgunculuk çıkarmak çok geniş bir kavramdır. İnsanların huzurunu kaçıran, güvenlik ve barış ortamını bozan her unsur bozgunculuktur. İki ülke arasında hiçbir haklı gerekçe olmadan yaşanan savaşlar, bir toplum içerisinde suni nedenlerle meydana gelen iç çatışmalar, masum ve sivil insanları hedef alan terörist saldırılar ve günlük hayatta karşılaşılan bireysel şiddet olayları bozgunculuğun örnekleri arasında sayılabilir. Bu dönemde, gün geçtikçe sayısı artan ve yayılan savaşlar, çatışmalar ve şiddet olayları Deccal'in bozgunculuğunun boyutlarını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Allah insanlara bozgunculuk çıkarmayı yasaklamış ve bozguncuları sevmediğini bildirmiştir.
"... Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez." (Maide Suresi, 64)
Deccal'e uyanların ortak özelliği: Şeytani mantıkla hareket etme
Deccal sisteminde insanların kötüyü iyi görmelerine verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri, şiddetin, çatışmaların ve kavgaların olağan karşılanmaya başlanmasıdır. İnsanlar, isteklerini elde etmenin en etkili yolunun şiddete başvurmaları olduğuna kendilerini ve çevrelerini inandırırlar. Masum insanları katleder, hiçbir suçu olmayan insanlara zarar verirken bunları kendilerince hak bir mücadele için yaptıklarını düşünürler. Terör örgütlerinin üyeleri ile ya da dünyanın çeşitli bölgelerinde savaş ve çatışmalara neden olan insanlardan biri ile görüşüldüğünde, hepsi şiddete başvurmakta sözde ne kadar haklı olduklarını anlatacaklardır. Oysa bu büyük bir yanılgı ve zalimliktir. Masum ve savunmasız insanlara karşı şiddete başvuran hiçbir mücadele haklı değildir.
Bu yanılgının temelinde ise söz konusu kişilerin şeytana ve onun bir uzantısı olan Deccal'e uyuyor olmaları, diğer bir deyişle şeytanın mantığı ile hareket ediyor olmaları vardır. Oysa herşeyin Yaratıcısı olan Allah insanlara, şeytanın yolunu izlememelerini emretmiştir. Allah bu emrini bir ayette şu şekilde bildirmektedir:
"Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır." (Fatır Suresi, 6)
Rabbimizin tüm bu emirlerine rağmen şeytanın mantığı ile hareket eden bir kişinin aklı ve kalbi kapanır. Akılda ve kalpte meydana gelen bu kapanma inkar edenlerin ve din ahlakını yaşamayanların genel bir özelliğidir. Kuran'da, gözleri olduğu halde gerçekleri göremeyen, kulakları olduğu halde duymayan kişilere dikkat çekilir ve Allah'ın bu kişilerin kalplerini mühürlediği şöyle bildirilir:
Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır. (Bakara Suresi, 6-7)
Deccal'in kurduğu tuzaklar da Allah'ın kontrolündedir
Peygamberimiz (sav) hadislerinde Deccal'in tuzaklarının büyüklüğüne dikkat çekmiş ve bizi bu tuzaklara karşı uyarmıştır. Gerçekten de Deccaliyet'in fitnesi, samimi iman edenler hariç, neredeyse tüm insanları içine alabilecek büyüklüktedir. Bugün dünya genelinde yaşanan ahlaki dejenarasyon ve kaos ortamının etraflıca düşünülmesi, bu fitnenin boyutunun daha iyi kavranmasını sağlayacaktır. Hangi ülkeden, hangi milletten, hangi ırktan olursa olsun insanlar bu bozulmaya ve fitneye bizzat şahitlik etmektedirler.
Ancak bu noktada unutulmaması gereken çok önemli bir husus vardır. Kuran'da pek çok ayette iman etmeyenlerin kurdukları tüm tuzakların gerçek sahibinin Allah olduğu bildirilmiştir. Allah insanları denemek, salih olanları ortaya çıkarmak, onları eğitmek, inkarcıların da küfrünü göstermek ve daha pek çok hikmet gereğince, şeytanın yeryüzündeki faaliyetlerini ve dolayısıyla Deccaliyet'i de kader içinde yaratmıştır. Ancak Deccaliyet mutlak mağlup olacak şekilde yaratılmıştır. Dolayısıyla inkar edenlerin tuzakları, Allah'ın izni ile, hiçbir zaman başarıya ulaşamayacak tuzaklardır. Bir ayette bu sır şöyle haber verilir:
"Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır." (İbrahim Suresi, 46)
Aynı son, Deccal'in kurduğu tuzaklar ve doğrudan Deccal'in fikir sistemi için de geçerlidir. Bu sistem de insanları Allah'ın yolundan alıkoyabilmek için kurulmuş özel bir tuzaktır. Kurulan tuzaklar ne kadar büyük, oluşturulan plan ne kadar kapsamlı ve etkili olursa olsun hepsi Allah'ın kontrolü altındadır. Deccal de, onun kurduğu tuzaklar da yalnızca Allah'ın dilemesi ile vardır. "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz..." (İnsan Suresi, 30) ayetiyle de buyurulduğu gibi, Allah dilemedikçe hiç kimse, hiçbir güç, hiçbir şer odağı bir şey dileyemeyeceği gibi, ne bir tuzak kurmaya ne de bu tuzağı hayata geçirmeye güç yetirebilir.
"Gerçek şu ki, onlar hileli düzenler kurdular.Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır." (İbrahim Suresi, 46)
BİLİM "UYUMADAN UÇAN KUŞLAR"I ARAŞTIRIYOR
Göçebe kuşlar yazlık ve kışlık evleri arasında seyahat ederlerken
uzun mesafeler katediyorlar. Şarkı kuşları daha çok gece uçmalarına
rağmen sürekli uyanık kalarak bu olayı daha da etkileyici hale
dönüştürüyorlar. Geçtiğimiz günlerde PLoS Biology adlı gazetede
yayınlanan habere göre göç sezonu sırasında bu hayvanlar gözleri çok az
kapalı olarak hem de uykusuz yaşayan hayvanlarda görülen sağlığa
zararlı etkilere maruz kalmadan yolculuk ediyorlar.
Madison’daki Wisconsin Üniversitesi'nden Ruth Benca ve çalışma
arkadaşları bir kafeste alıkonulmuş hayvanların uyuma düzenlerini ve
hareketlerini bir yıl boyunca incelediler. Göç sezonu boyunca,
kafesteki kuşlar son derece enerjik, hareketli davranışlar
sergilediler. Ayrıca, -insanlarda rüya görmeyle ilintili olarak
belirlenen- normal REM uykusunun 3’te biri süresince uyudular. Geceleri
teste tabi tutulan diğer canlılar uyurken onlar tamamen uyanık kaldılar
ve normal testlerine devam ettiler, ki bu da kuşların göçleri boyunca
“uyurgezer” olmadıklarını bir kez daha kanıtladı.
Bilim adamları göç sezonları haricindeki zamanlarda uyku
eksikliğinin kuşları olumsuz etkilediğini belirtiyorlar. Oysa kuşlar,
özellikle göç esnasında algılama fonksiyonlarında hiçbir bozulma
olmadan uykularını azaltabilmede üstün bir yetenek sergiliyorlar. Bu
hayvanların bunu nasıl başardıklarıysa henüz çözülebilmiş değil.
Kuşlardaki göçe bağlı uykusuzluğa aracı olan mekanizmaları anlamanın;
uykudaki değişiklikler, sezonsal ruhi durum bozuklukları ve uykunun
kendisinin fonksiyonları hakkında bilgi vereceğini düşünüyorlar.
Kuşlar Neden “Gece” Göç Ederler?
Kuşların çoğu yaşamsal faaliyetlerini gündüz gerçekleştirirler.
Fakat uzun seyahatler için geceyi seçerler. Gece göçü kuşlara birçok
avantaj sağlar. Bunlardan en önemlisi düşmanlarından bu yolla
kaçabilmeleridir.
Gece göç eden kuşların büyük bir bölümü küçük ve uçma kabiliyeti
zayıf olanlardır. Bu yüzden gece karanlığında uçmak bu kuşlar için daha
güvenlidir. Fakat gece göçleri sadece bu sebeple açıklanamaz. Çünkü
güçlü uçucu olan ve okyanusta hiç durmadan 3.200 km'lik bir mesafeyi
uçabilen bazı sahil kuşları da gece göç ederler.
Kuşların gece yolculuğunu seçmelerinin sebeplerinden biri de
beslenme zamanlarıdır. Genellikle gündüz beslenen kuşlarda sindirim çok
hızlıdır. Bu nedenle kuşların gündüz beslenirken kısa aralıklarla besin
almaları ve göçten önce bu besinleri vücutlarında yağ şeklinde
depolamaları gerekir. Eğer küçük göçmenler, gündüz uzun uçuşlar
yaparlarsa ulaşacakları yere gece bitkin bir halde ulaşırlar ve gece
beslenemeyeceklerinden ertesi sabahı beklemek zorunda kalırlar. Bu
durumda muhtemelen bulundukları ortamın soğukluğundan ve enerji elde
edememekten dolayı birçoğu yaşamını sürdüremeyecektir. Bu yüzden bu
canlılar geceleyin seyahat ederek çok programlı hareket etmiş olurlar.
Gündüzü beslenerek ve göç için yağ depolayarak geçiren kuşlar gece göç
ederler, güneşin doğuşuyla beraber mola verirler ve bu döngü bu şekilde
devam eder.
Kuşların durmadan uçabilecekleri mesafeyi yağ depolarından başka
vücudun su kaybı da belirler. Bu yüzden gece yapılan göçlerde havanın
serinliğinden faydalanıp daha az su kaybederek vücut ısılarını
düşürebilirler. Su kaybının minimuma inmesi uçulan mesafeyi de artırır.
Kuşlar tüm bu nedenlerle gece göçlerini tercih ederler. Elbette
vücut yapıları buna uygun olarak yaratılmış olan türler dışında gündüz
uçmaya elverişli yaratılmış kuşlar da vardır. Ördekler, turnalar,
martılar, pelikanlar, atmacalar ve kırlangıç gibi kuşlar da gündüz göç
ederler. Süzülerek uçma yöntemini kullanan leylekler ve akbabalar ise
sadece gündüz uçabilirler. Çünkü uçuş şekilleri, ısı yayılmasına ya da
dağ ve tepelere çarpan rüzgarın onları sürüklemesine bağlıdır.
Bu noktada biraz düşünelim. Kuşlar tam da göç esnasında uykularını
minimuma indirgeme özelliğini nasıl kazanmaktadırlar? Onlara bu dönemde
uykularını azaltabilme yeteneğini kim vermektedir? Bir kuş “şimdi göç
zamanı, uyumadan uçmam gerek bu yüzden de vücudumu buna göre
ayarlamalıyım” diye bir karar alıp vücucunda da bu kararla ilgili
düzenlemeleri yapabilir mi? Peki bu göçü gündüz değil de gece
gerçekleştirmenin onlara sağlayacağı avantajları önceden tahmin etmiş
olabilirler mi?
Elbette hayır. Şüphesiz bu küçük sevimli hayvanın vücudundaki tüm
düzenlemeler onun yaşamak için neye ihtiyacı olduğunu bilen ve tüm
ihtiyaçlarını ona hesapsızca sunan üstün bir akıl ve güç sahibi Yüce
Allah’tır. Kuşlar, kendi vücut yapıları ve yaşam şekilleri nasıl bir
göç şekline izin veriyorsa o düzende göç ederler. Bu canlıları Allah
yaratmış ve onları gerekli yeteneklerle donatmıştır. Yaptıkları tüm
işler de, Allah'ın varlığının ve kudretinin birer ayeti (delili)dir. Bu
nedenle her yaptıkları iş, Allah'ı tesbih etmek, yüceltmek anlamına
gelmektedir. Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurmaktadır:
“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi
uçan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi
duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini
bilendir.” (Nur Suresi, 41)
ALLAH SEVGİSİ VE ALLAH KORKUSU
Allah korkusu, bir müminin en temel
vasıflarından biridir. Çünkü insanın, Allah'a olan yakınlığının ve
imanının artması, her an ihlaslı davranması, güzel ahlak gösterebilmesi
ve bunda istikrarlı olması sadece Allah korkusuyla mümkün olur.
Kuran'da öğretilen gerçek sabırla, cahiliyedeki sabır anlayışı çok farklıdır. Gerçek sabır, zorluklarda olduğu kadar güzel olan herşeyde de kararlılık göstermeyi, bir an olsun bunlardan taviz vermeyerek yaşamayı gerektirir.
Allah korkusunu dünyevi korkulardan ayırmak
Bazı
insanlar Allah korkusunun anlamını bilmedikleri için, bunu diğer bazı
dünyevi korkularla karıştırırlar. Oysa arada çok büyük bir fark vardır.
Kuran'ın Arapça orjinal metninde Allah korkusu için ''haşyet'' kelimesi
kullanılır. Bu kelime, çok derin bir saygıyı ifade eder. Öte yandan
Kuran'da dünyevi korkular için kullanılan kelime "havf"tır. Bu kelime,
bir insanın yırtıcı bir hayvandan korkması gibi basit bir korkuyu ifade
etmektedir.
Kuran'da kelimelerle ayrılan bu iki korkuyu, Allah'ın sıfatlarını düşündüğümüzde daha iyi anlayabiliriz. Allah sonsuz şefkat, merhamet ve adalet sahibidir. Dolayısıyla Allah korkusu, sonsuz şefkat, merhamet ve adalet sahibi olan Allah'a karşı içli bir saygı, O'nun rızasına aykırı gelmekten çekinme ve O'na isyan edip azabına müstahak olmaktan imtina etmektir.
Bu farkı, Allah korkusunun insanda sebep olduğu etkilerden ve neticelerinden de anlayabiliriz. Dünyevi korkuların neticesinde, örneğin hayati bir tehlikeyle karşılaşıp korkuya kapılan birisi, ilk olarak paniğe kapılır, ne yapması gerektiğiyle ilgili doğru karar veremeyecek duruma gelir, akıl gösteremez, çözüm üretemez, ümitsizliğe kapılır ve çaresiz duruma düşer. Oysa Allah korkusu, insanın aklını ve vicdanını harekete geçirir. İnsan, Allah korkusu sayesinde, kötülüklerden ve yanlışlardan uzak durur, kendisini maddi veya manevi olarak yaralayacak tehlikelerden kurtulur. Allah korkusu, insana akıl ve basiret (olayların içyüzünü görme gücü) kazandırır.
Allah korkusunun kazandırdığı akıl ve feraset
Bir Kuran ayetinde, insanların Allah korkusu sayesinde akıl ve anlayış kazandıkları şöyle bildirilmektedir:
Dünyevi korkular, insana acı verir. Allah korkusu ise kişiye manen çok büyük bir kuvvet kazandırmakla birlikte, ona büyük bir zevk verir.
İnsan, Allah korkusu sayesinde, Allah'ın kendisine olan sevgisini kaybettirecek kötülüklerden sakınmış olur. Örneğin bir ayette, "Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez" (Nisa Suresi, 36) buyurulmaktadır. Allah korkusu olan insan, büyüklük taslayıp böbürlenmekten şiddetle kaçınır. Böylece Allah'ın sevgisini kazanacak bir hareket yapmış olur. İşte bu nedenle, Allah korkusu ve Allah sevgisi birbirinden ayrılmaz.
Nefse, Allah korkusuyla hakim olunabilir
Aslında Allah korkusu, insanın Allah'a yakınlaşmasının ve O'nun sevgisini kazanmasının önündeki engelleri kaldırmaktadır. Bu engellerin başında da insanın kendi nefsi gelir. Kuran'da Allah'ın bize bildirdiğine göre, insanın nefsinde hem kötülük hem de ondan sakınma duyguları vardır:
İşte insana nefsindeki bu kötülükle mücadele etmesi, ona teslim olmaması için manevi bir kuvvet gereklidir. Bu kuvvet, Allah korkusudur. Allah'tan korkan insan, nefsinin bencil tutkularına esir olmaz. Allah'a karşı olan derin saygısı sayesinde, O'nun rızasına aykırı düşüncelerden ve işlerden uzaklaşır. Bir ayette, ancak Allah korkusuna sahip olan insanların, kendilerine din konusunda yapılan uyarılardan istifade edebilecekleri de şöyle bildirilmektedir:
İnsanın çabası, Allah korkusunu artırmaya yönelik olmalıdır.
Bunun için, Allah'ın yarattıkları üzerinde derin düşünerek, onların detaylarına kadar inen benzersiz sanatı ve kudreti görmeli ve Allah'ın büyüklüğünü her düşünüşte daha da fazla kavrayarak, O'na karşı duyduğu saygı dolu korkuyu, gücü ne derece yetiyorsa, o kadar artırmalıdır. Nitekim Allah bizlere Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
Allah sevgisini arttıran Allah korkusu
Allah korkusu arttıkça, müminin sevgi konusundaki duyarlılığı da artar. Allah'ın yarattığı varlıklardaki güzellikleri daha iyi fark eder. İnsanlara, doğaya, hayvanlara ve tüm varlıklardaki estetiğe Allah'ın güzel vasıflarının bir yansıması olarak bakma kabiliyeti kazanır. Bu, etrafındaki herşeyin kendisi için birer nimet olarak yaratıldığını daha iyi görmesini sağlar. Dolayısıyla hem bu nimetlere karşı, hem de bu nimetleri yaratan Allah'a karşı sevgisi aynı oranda artar.
Bu sırrı kavrayan insan, Allah sevgisini de kavramıştır. Herşeyden çok Allah'ı sever ve sevdiği diğer varlıkların da Allah'ın birer tecellisi olduğunu bilir. Onları da Allah rızasına uygun olarak sever.
Bir Kuran ayetinde inananların en çok Allah'ı sevdikleri şöyle vurgulanmaktadır:
Kıyametin ve hesap gününün mutlaka gerçekleşeceğini sakın unutmayın
Allah korkusu, sonsuz şefkat, merhamet ve adalet sahibi olan Allah'a karşı içli bir saygı, O'nun rızasına aykırı gelmekten çekinme ve O'na isyan edip azabına müstahak olmaktan imtina etmektir.
Kuran'da öğretilen gerçek sabırla, cahiliyedeki sabır anlayışı çok farklıdır. Gerçek sabır, zorluklarda olduğu kadar güzel olan herşeyde de kararlılık göstermeyi, bir an olsun bunlardan taviz vermeyerek yaşamayı gerektirir.
Allah korkusunu dünyevi korkulardan ayırmak
Bazı
insanlar Allah korkusunun anlamını bilmedikleri için, bunu diğer bazı
dünyevi korkularla karıştırırlar. Oysa arada çok büyük bir fark vardır.
Kuran'ın Arapça orjinal metninde Allah korkusu için ''haşyet'' kelimesi
kullanılır. Bu kelime, çok derin bir saygıyı ifade eder. Öte yandan
Kuran'da dünyevi korkular için kullanılan kelime "havf"tır. Bu kelime,
bir insanın yırtıcı bir hayvandan korkması gibi basit bir korkuyu ifade
etmektedir.Kuran'da kelimelerle ayrılan bu iki korkuyu, Allah'ın sıfatlarını düşündüğümüzde daha iyi anlayabiliriz. Allah sonsuz şefkat, merhamet ve adalet sahibidir. Dolayısıyla Allah korkusu, sonsuz şefkat, merhamet ve adalet sahibi olan Allah'a karşı içli bir saygı, O'nun rızasına aykırı gelmekten çekinme ve O'na isyan edip azabına müstahak olmaktan imtina etmektir.
Bu farkı, Allah korkusunun insanda sebep olduğu etkilerden ve neticelerinden de anlayabiliriz. Dünyevi korkuların neticesinde, örneğin hayati bir tehlikeyle karşılaşıp korkuya kapılan birisi, ilk olarak paniğe kapılır, ne yapması gerektiğiyle ilgili doğru karar veremeyecek duruma gelir, akıl gösteremez, çözüm üretemez, ümitsizliğe kapılır ve çaresiz duruma düşer. Oysa Allah korkusu, insanın aklını ve vicdanını harekete geçirir. İnsan, Allah korkusu sayesinde, kötülüklerden ve yanlışlardan uzak durur, kendisini maddi veya manevi olarak yaralayacak tehlikelerden kurtulur. Allah korkusu, insana akıl ve basiret (olayların içyüzünü görme gücü) kazandırır.
Allah korkusunun kazandırdığı akıl ve feraset
Bir Kuran ayetinde, insanların Allah korkusu sayesinde akıl ve anlayış kazandıkları şöyle bildirilmektedir:
"Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir." (Enfal Suresi, 29)
Dünyevi korkular, insana acı verir. Allah korkusu ise kişiye manen çok büyük bir kuvvet kazandırmakla birlikte, ona büyük bir zevk verir.
İnsan, Allah korkusu sayesinde, Allah'ın kendisine olan sevgisini kaybettirecek kötülüklerden sakınmış olur. Örneğin bir ayette, "Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez" (Nisa Suresi, 36) buyurulmaktadır. Allah korkusu olan insan, büyüklük taslayıp böbürlenmekten şiddetle kaçınır. Böylece Allah'ın sevgisini kazanacak bir hareket yapmış olur. İşte bu nedenle, Allah korkusu ve Allah sevgisi birbirinden ayrılmaz.
Nefse, Allah korkusuyla hakim olunabilir
Aslında Allah korkusu, insanın Allah'a yakınlaşmasının ve O'nun sevgisini kazanmasının önündeki engelleri kaldırmaktadır. Bu engellerin başında da insanın kendi nefsi gelir. Kuran'da Allah'ın bize bildirdiğine göre, insanın nefsinde hem kötülük hem de ondan sakınma duyguları vardır:
"Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 7-10)
İşte insana nefsindeki bu kötülükle mücadele etmesi, ona teslim olmaması için manevi bir kuvvet gereklidir. Bu kuvvet, Allah korkusudur. Allah'tan korkan insan, nefsinin bencil tutkularına esir olmaz. Allah'a karşı olan derin saygısı sayesinde, O'nun rızasına aykırı düşüncelerden ve işlerden uzaklaşır. Bir ayette, ancak Allah korkusuna sahip olan insanların, kendilerine din konusunda yapılan uyarılardan istifade edebilecekleri de şöyle bildirilmektedir:
"Sen ancak, zikre (Kur'an'a) uyan ve gayb ile Rahman olana içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele." (Yasin Suresi, 11)
İnsanın çabası, Allah korkusunu artırmaya yönelik olmalıdır.
Bunun için, Allah'ın yarattıkları üzerinde derin düşünerek, onların detaylarına kadar inen benzersiz sanatı ve kudreti görmeli ve Allah'ın büyüklüğünü her düşünüşte daha da fazla kavrayarak, O'na karşı duyduğu saygı dolu korkuyu, gücü ne derece yetiyorsa, o kadar artırmalıdır. Nitekim Allah bizlere Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka ölmeyin." (Al-i İmran Suresi, 102)
"Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin." (Teğabün Suresi, 16)
Allah sevgisini arttıran Allah korkusu
Allah korkusu arttıkça, müminin sevgi konusundaki duyarlılığı da artar. Allah'ın yarattığı varlıklardaki güzellikleri daha iyi fark eder. İnsanlara, doğaya, hayvanlara ve tüm varlıklardaki estetiğe Allah'ın güzel vasıflarının bir yansıması olarak bakma kabiliyeti kazanır. Bu, etrafındaki herşeyin kendisi için birer nimet olarak yaratıldığını daha iyi görmesini sağlar. Dolayısıyla hem bu nimetlere karşı, hem de bu nimetleri yaratan Allah'a karşı sevgisi aynı oranda artar.
Bu sırrı kavrayan insan, Allah sevgisini de kavramıştır. Herşeyden çok Allah'ı sever ve sevdiği diğer varlıkların da Allah'ın birer tecellisi olduğunu bilir. Onları da Allah rızasına uygun olarak sever.
Bir Kuran ayetinde inananların en çok Allah'ı sevdikleri şöyle vurgulanmaktadır:
"İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür.." (Bakara Suresi, 165)
Kıyametin ve hesap gününün mutlaka gerçekleşeceğini sakın unutmayın
"Gerçek şu ki, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diriltecektir." (Hac Suresi, 7)
Allah korkusu, sonsuz şefkat, merhamet ve adalet sahibi olan Allah'a karşı içli bir saygı, O'nun rızasına aykırı gelmekten çekinme ve O'na isyan edip azabına müstahak olmaktan imtina etmektir.
AVRUPA VE İSLAM
9Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa'da da
İslam hızlı bir yükseliş içerisindedir ve bu yükseliş özellikle birkaç
yıldır daha çok dikkat çekmektedir. Son yıllarda 'Avrupa'da İslam'ın
yükselişi', 'Müslümanların Avrupa'daki konumu', 'Avrupa toplumları ve
Müslümanlar arasındaki diyalog' gibi ana başlıklar altında
toplanabilecek pek çok tez, araştırma ve makale yayınlanmıştır.
Akademisyenler tarafından hazırlanan bu yayınların yanı sıra medyada,
İslam ve Müslümanlar konusunu oldukça sık ele almıştır. Bu ilginin
temelinde hiç şüphesiz Müslümanların sayısının gittikçe artıyor olması
yer almaktadır. Üstelik bu artış iddia edildiği gibi yalnızca Müslüman
ülkelerden Avrupa'ya yaşanan göçten kaynaklanmamaktadır. Elbette bu
göçlerin de Müslüman nüfusun artışında önemli bir etkisi vardır, ancak
pek çok araştırmacının bu konuya yönelmesindeki asıl sebep, din
değiştirip Müslüman olmayı tercih edenlerin sayısındaki artıştır.
Araştırmaların Gösterdiği Gerçekler
Avrupa toplumları içinde İslam'ı seçerek din değiştirenlerin gittikçe çoğalmasını ilgi ile takip eden kurumlardan biri, merkezi Vatikan'da bulunan Katolik Kilisesi'dir. 1999 yılının Ekim ayında yapılan Avrupa Katolik Kiliseler Toplantısı'nın ana gündem maddesi yeni milenyumda kilisenin hangi pozisyonda olacağını değerlendirmekti. Toplantıya katılan hemen hemen tüm din adamlarının asıl olarak üzerinde durdukları konu ise İslam'ın Avrupa'daki hızlı yükselişi oldu. Toplantıda yapılan konuşmaları sayfalarına taşıyan National Catholic Reporter dergisinin verdiği habere göre, bazı radikal kişiler, Müslümanların Avrupa'da güçlenmesini engellemenin tek yolunun İslamiyet'e ve Müslümanlara karşı hoşgörüden vazgeçmek olduğunu belirtirken, daha objektif ve tutarlı olan kişiler de her iki dinin de mensuplarının aynı Allah'a iman ettiklerinin dolayısıyla bu iki din arasında herhangi bir çatışma veya mücadelenin söz konusu olamayacağının altını çizmişlerdir. Öyle ki toplantının Almanca olarak yapılan bir oturumunda, Almanya Kardinali Karl Lehmann, "İslam'da, pek çok Hıristiyanın tahmin ettiğinden çok daha fazla çoğulculuk vardır" diyerek,x radikallerin İslam ile ilgili öne sürdükleri iddialarında doğruluk payı olmadığını söylemiştir.
Avrupa'daki Müslümanlarla ilgili yapılan araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçek de: Bir yandan Müslümanların sayısı artarken, bir yandan da Müslümanlar arasında dini bilinçlenmenin yaşandığıdır. Fransız Le Monde gazetesinin Ekim 2001 tarihinde yaptırdığı bir ankete göre Avrupa'daki Müslümanlar, 1994 yılında yapılan araştırmaya oranla daha çok namazlarına devam edip daha çok camiye gitmektedirler, oruç tutanların sayısı da 1994'e oranla çok daha fazladır. Üstelik bu bilinçlenme daha çok üniversite öğrencileri arasında görülmektedir. xi
Avrupa İslam Merkezi Olma Yolunda
Aktüel dergisi ise 1999 yılında yabancı basına dayanarak hazırlanmış bir haberinde, Batılı araştırmacıların bundan yaklaşık 50 yıl sonra Avrupa'nın İslam'ın en önemli yayılma merkezlerinden biri olacağını bildirmektedir. xii
Sosyolojik ve demografik araştırmaların işaret ettiği bu gelişmelerin yanı sıra unutulmaması gereken tarihi bir gerçek daha vardır. O da Avrupa'nın İslam ile yeni tanışmadığı, aslında İslam'ın Avrupa'nın ayrılmaz bir parçası olduğudur.
Avrupa ile İslam medeniyetleri, birbiri ile yakın ilişki içerisinde olmuş iki medeniyettir. Önce İber yarımadasında kurulmuş olan Endülüs Devleti, daha sonra Haçlı Seferleri ve Osmanlı'nın Balkanları fethi, Avrupa ve İslam toplumları arasında düzenli bir etkileşime neden olmuştur. Ortaçağ karanlığı içine gömülmüş olan Avrupa'daki gelişme ve ilerleme hareketlerinin asıl öncüsünün İslamiyet olduğu bugün pek çok tarihçi ve sosyolog tarafından da dile getirilmektedir.
Avrupalı Devlet Adamları ve İslam
İslam ile Hıristiyanlık arasında herhangi bir çatışmanın söz konusu olamayacağı ve İslam ile terörizmin hiçbir şekilde bağdaşmadığı Avrupalı liderlerin de önemle üzerinde durdukları bir konudur. Tıpkı ABD'de olduğu gibi, Avrupa ülkelerinin pek çoğunda da devlet adamları ve siyasetin önde gelen isimleri, İslam'ı öven mesajlar vermekte ve Kuran ahlakına duydukları ilgiyi dile getirmektedirler. Bu isimlerin başında İngiltere Başbakanı Tony Blair gelmektedir.
Bugüne kadar üç defa Kuran'ı okuduğunu söyleyen Tony Blair'in İslam'a duyduğu ilgi, Türk basınında ilk defa zekat ile ilgili sözleriyle yer buldu. Ramazan Bayramı nedeni ile Müslümanlara verdiği davette, "Bizim toplumumuz da Müslümanlığın, bölüşümü ve paylaşımı emreden zekat anlayışından örnek almalı. Unutulmamalı ki günümüz dünyasının zor koşulları ancak bu güçlüklerin paylaşılmasıyla yenilebilir" diyen Blair, daha sonraki açıklamaları ile de Kuran ahlakına duyduğu hayranlığı sık sık dile getirmiştir.
Araştırmaların Gösterdiği Gerçekler
Avrupa toplumları içinde İslam'ı seçerek din değiştirenlerin gittikçe çoğalmasını ilgi ile takip eden kurumlardan biri, merkezi Vatikan'da bulunan Katolik Kilisesi'dir. 1999 yılının Ekim ayında yapılan Avrupa Katolik Kiliseler Toplantısı'nın ana gündem maddesi yeni milenyumda kilisenin hangi pozisyonda olacağını değerlendirmekti. Toplantıya katılan hemen hemen tüm din adamlarının asıl olarak üzerinde durdukları konu ise İslam'ın Avrupa'daki hızlı yükselişi oldu. Toplantıda yapılan konuşmaları sayfalarına taşıyan National Catholic Reporter dergisinin verdiği habere göre, bazı radikal kişiler, Müslümanların Avrupa'da güçlenmesini engellemenin tek yolunun İslamiyet'e ve Müslümanlara karşı hoşgörüden vazgeçmek olduğunu belirtirken, daha objektif ve tutarlı olan kişiler de her iki dinin de mensuplarının aynı Allah'a iman ettiklerinin dolayısıyla bu iki din arasında herhangi bir çatışma veya mücadelenin söz konusu olamayacağının altını çizmişlerdir. Öyle ki toplantının Almanca olarak yapılan bir oturumunda, Almanya Kardinali Karl Lehmann, "İslam'da, pek çok Hıristiyanın tahmin ettiğinden çok daha fazla çoğulculuk vardır" diyerek,x radikallerin İslam ile ilgili öne sürdükleri iddialarında doğruluk payı olmadığını söylemiştir.
Avrupa'daki Müslümanlarla ilgili yapılan araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçek de: Bir yandan Müslümanların sayısı artarken, bir yandan da Müslümanlar arasında dini bilinçlenmenin yaşandığıdır. Fransız Le Monde gazetesinin Ekim 2001 tarihinde yaptırdığı bir ankete göre Avrupa'daki Müslümanlar, 1994 yılında yapılan araştırmaya oranla daha çok namazlarına devam edip daha çok camiye gitmektedirler, oruç tutanların sayısı da 1994'e oranla çok daha fazladır. Üstelik bu bilinçlenme daha çok üniversite öğrencileri arasında görülmektedir. xi
Avrupa İslam Merkezi Olma Yolunda
Aktüel dergisi ise 1999 yılında yabancı basına dayanarak hazırlanmış bir haberinde, Batılı araştırmacıların bundan yaklaşık 50 yıl sonra Avrupa'nın İslam'ın en önemli yayılma merkezlerinden biri olacağını bildirmektedir. xii
Sosyolojik ve demografik araştırmaların işaret ettiği bu gelişmelerin yanı sıra unutulmaması gereken tarihi bir gerçek daha vardır. O da Avrupa'nın İslam ile yeni tanışmadığı, aslında İslam'ın Avrupa'nın ayrılmaz bir parçası olduğudur.
Avrupa ile İslam medeniyetleri, birbiri ile yakın ilişki içerisinde olmuş iki medeniyettir. Önce İber yarımadasında kurulmuş olan Endülüs Devleti, daha sonra Haçlı Seferleri ve Osmanlı'nın Balkanları fethi, Avrupa ve İslam toplumları arasında düzenli bir etkileşime neden olmuştur. Ortaçağ karanlığı içine gömülmüş olan Avrupa'daki gelişme ve ilerleme hareketlerinin asıl öncüsünün İslamiyet olduğu bugün pek çok tarihçi ve sosyolog tarafından da dile getirilmektedir.
Avrupalı Devlet Adamları ve İslam
İslam ile Hıristiyanlık arasında herhangi bir çatışmanın söz konusu olamayacağı ve İslam ile terörizmin hiçbir şekilde bağdaşmadığı Avrupalı liderlerin de önemle üzerinde durdukları bir konudur. Tıpkı ABD'de olduğu gibi, Avrupa ülkelerinin pek çoğunda da devlet adamları ve siyasetin önde gelen isimleri, İslam'ı öven mesajlar vermekte ve Kuran ahlakına duydukları ilgiyi dile getirmektedirler. Bu isimlerin başında İngiltere Başbakanı Tony Blair gelmektedir.
Bugüne kadar üç defa Kuran'ı okuduğunu söyleyen Tony Blair'in İslam'a duyduğu ilgi, Türk basınında ilk defa zekat ile ilgili sözleriyle yer buldu. Ramazan Bayramı nedeni ile Müslümanlara verdiği davette, "Bizim toplumumuz da Müslümanlığın, bölüşümü ve paylaşımı emreden zekat anlayışından örnek almalı. Unutulmamalı ki günümüz dünyasının zor koşulları ancak bu güçlüklerin paylaşılmasıyla yenilebilir" diyen Blair, daha sonraki açıklamaları ile de Kuran ahlakına duyduğu hayranlığı sık sık dile getirmiştir.
AHİR ZAMANDA İNSANLARA GELEN BÜYÜK BELA: SEVGİSİZLİK
Evrendeki tüm güzellikleri yaratan, güzelliğin ve mükemmelliğin
esas sahibi olan Allah'tır. İnsana zevk veren her detay, Allah'ın üstün
güzelliğinin, yarattığı varlıklardaki tecellisidir. Ruhun bu
güzelliklerden heyecan duymasını ve sürekli güzel olanı aramasını
sağlayan ise, Rabbimiz'in insanı yaratırken onun ruhuna ilham ettiği
sevgi duyarlılığıdır. Diğer insanlardaki takdir edilecek mümin
özelliklerini fark etmek ve bunlara daha güzeliyle karşılık vermek
gibi, insanı diğer canlılardan ayıran pek çok üstün ahlaki özellik,
sevmeye ve sevilmeye olan bu duyarlılıkla şekillenir.
İnsanın ruhundaki bu sevme ve sevilme eğilimi, bazı kişilerde
diğerlerine göre çok daha güçlüdür. İnsanların bir kısmı, varlıklardaki
sevilmeye layık özellikleri detaylı olarak teşhis edebilirler ve bu
özellikler onların ruhuna derin bir zevk verir. Sevgi, şefkat ve coşku
meydana getiren yönleri göremeyen ya da bunlara kayıtsız kalan kişiler
ise daha donuk ve katı bir ruh hali içindedirler. Diğer bir deyişle,
insandaki sevgi duyarlılığı, insanın ruh hali ve yaşadığı ahlak ile
doğru orantılıdır. Dolayısıyla sevgiyi algılama ve yaşama şekli,
insanın samimi olarak iman etmesine ve imanın getirdiği birer nimet
olan gerçek anlamda iyi, şefkatli ve merhametli, akılcı ve güvenilir
oluşuna bağlıdır.
Gerçek sevgiyi yaşayabilmek, dünya üzerinde insana verilmiş en
büyük ve en güzel nimetlerden biridir. Ve bu nimet, Allah'ın samimi ve
derin olarak iman eden kullarına bir lütfudur.
Allah'ın Rızası İçin Sevenler ve Kendi Nefisleri İçin Sevenler
Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda gerçek sevgiyi bulanlardan
çok, bulduğunu zannedip yanıldığını anlayanların yakınmalarına ve
pişmanlıklarına rastlanır. Bu yanılma ve pişmanlıkların sebebi,
insanların birçoğunun farkında olmadıkları bir gerçektir. Sevilecek
varlıkları yaratan Allah'tır ve insana bu varlıkları sevme yeteneğini
veren de yine ancak Rabbimiz'dir. Dolayısıyla sevgi gibi büyük ve eşsiz
bir nimete layık olmak için sevginin esas sahibi olan Allah'a samimi
olarak iman etmek, O'nu her şeyden çok sevmek, O'na gönülden bağlanmak
ve O'nu razı edecek şekilde davranmak gerekir.
Hayatları boyunca Allah'ın rızasını arayanları, iman etmeyenlerden
ayıran özellik, onların Allah'ı her şeyden çok sevmeleri ve Rabbimiz'e
duydukları derin sevgi ve içli korkularından dolayı güzel ahlakı
yaşıyor, iyi davranışlarda bulunuyor olmalarıdır. Müminler severken de,
sevdikleri tüm varlıkları Allah'ın yarattığını, onlara sevilecek
özellikleri verenin Allah olduğunu, Allah dilediği için sevgiyi
hissettiklerini bilerek ve yine sevgilerini asıl olarak Rabbimiz'e
yönelttiklerini unutmadan severler. İman etmeyenler ise nefislerinin
kötü telkinlerine aldanırlar ve sevginin esas sahibi olan Allah'ı
bırakıp, O'nun yarattığı varlıkları kendilerince O'ndan
bağımsızlaştırarak sevme yanılgısına düşerler.
Samimi olarak iman edenlerin sevgileri her zaman Kuran'daki sevgi
kavramına uygundur. Müminler bu konuda son derece titiz davranırlar. Bu
titizlik, onları kendi nefisleri için sevgi arayışında olanlardan ayırt
eden temel farklardandır.
Allah'tan Başkasını O'nu Sever Gibi Sevenlerin İçine Düştükleri Yanılgı
Allah'a samimi olarak iman eden bir insan, vicdanına uygun olarak
sever. Vicdanlarının gösterdiği sevgi şeklini reddeden inkarcıların yol
göstericileri ise nefisleridir. Dolayısıyla iman edenlerle inkar
edenlerin sevgi konusundaki ölçüleri de farklılık gösterir.
Allah bu insanların, O'nun rızasını gözeterek sevenlerden farkını Kuran'da şöyle bildirir:
"(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz…" (Ankebut Suresi, 25)
Ayette haber verilen putlar, her şeyi yaratanın Yüce Allah
olduğunu unutarak veya göz ardı ederek sevilen herşey olabilir. Güzel
bir insan, lüks bir ev, iş yerinde edinilen başarı, zekadan ileri gelen
yetenekler… Oysa iman eden kişilerde seven taraf, sevdiği güzelliğin
aslında Allah'a ait olduğunu bilir ve bunu asla aklından çıkarmaz.
İnsan güzelliğindeki fiziksel mükemmellik, ruhun hoşuna giden sözler,
gözlerdeki anlam dolu ifade, dinlemekten zevk alınan müzik, lezzetli
bir yemek ya da parıltılı bir mücevherin görüntüsündeki göz alıcılık,
tüm bunlar Allah'ın insan ruhuna verdiği algılama yeteneğiyle değer
bulmaktadır. Allah sevgisini kalplerine yerleştirememiş olanların
ruhları ise tüm bu saydığımız nimetlerden iman edenlerin alabildiği
zevki almaktan yoksun bırakılmıştır. Bu kişiler için çoğunlukla,
nefislerindeki ilk heyecan geçtikten sonra, güzel bir insan artık
sıradan bir insan, bir iltifat yalnızca bir söz, gözdeki derin ifade
sadece bir bakış, bir müzik notası yalnızca bir ses, lezzetli bir yemek
yalnızca pişmiş bir et ve sebze karışımı, göz alıcı bir mücevher ise
yalnızca bir cam parçasından ibaret hale gelir.
Bahsettiğimiz bu "zevklerin tükenişi", ruhlarını Allah'ın istediği
gibi eğitmeyenlerde sıkça görülen bir durumdur. İş yerlerinde, gazete
haberlerinde ya da dost çevrelerinde her türlü güzellikten bıkmış ve
artık hiçbir şeyden zevk almayan çeşitli insanlar bulunur. Bu kişiler,
Allah'ın yarattığı sonsuz çeşitlilikteki güzelliklere karşı duyarsız
hale gelmiş, hatta bunlara karşı nefret duymaya dahi başlamışlardır.
Güzellikleri sevememelerinin sebebi, Allah'ı da gereği gibi tanımıyor
ve sevmiyor oluşlarıdır. Allah sevgisini unutmuş bir insanın, Allah'ın
yarattıklarını sevmesine de imkan yoktur. Bu kişilerin ortak özelliği,
Allah'tan saygıyla korkmaya ve O'nu yücelterek sevmeye karşı
direnmeleri ve kendilerini büyük görme hastalığına kapılmış
olmalarıdır. Allah bu kişilerin durumunu bir ayette şöyle haber verir:
"İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle
denir
"Siz dünya hayatınızda bütün 'güzellikleriniz ve zevklerinizi
tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde
haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan
dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız."" (Ahkaf Suresi, 20)
Allah'a içli bir sevgiyle ve saygı dolu bir korkuyla bağlı olan
insanlar ise gerçek sevgiyi bilen ve yaşayanlardır Allah'ın her yerde
apaçık görülen büyüklüğünü ve tek Yaratıcımız olduğunu gereği gibi
takdir edebilen Müslümanlar, hiçbir gücü, insanı ve varlığı O'na ortak
etmezler.
Yaratılıştaki mükemmelliğin sahibi yalnızca Allah'tır ve herşey
O'na muhtaçtır. Bu olağanüstü ve harikalarla dolu yaratılışı gördükleri
halde Allah'a kul olmaktan kaçınan insanlar ise, güzellik ve güç sahibi
gibi görünen her varlığı Allah'a ortak koşabilirler. Güzelliğin, gücün,
yeteneğin ya da zenginliğin gerçek sahibinin kendilerini de yaratan
Allah olduğunu görmezden gelirler. Hiç şüphesiz bu çok büyük bir
hatadır. Bu hataya düşen insanlar, tavırlarını değiştirmezlerse,
yaptıkları yanlışın karşılığını hem dünyada hem de ahirette almaktan
korkmalıdırlar. Kuran'da samimi olarak iman edenlerle etmeyenlerin
sevgi anlayışındaki fark bir ayette şu şekilde bildirilir:
"İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak'
tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman
edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler,
azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın
olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir
bilselerdi." (Bakara Suresi, 165)
Her an her yerde karşılarına çıkan bu gerçeği unutmaya çalışanlar
için -ayette bildirildiği gibi- dünyada da bir sıkıntı ve ceza vardır:
"Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azap vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar." (Tur Suresi, 47)
Bu insanların, Allah'ın verdiği en büyük nimetlerden biri olan
samimiyetle sevmek ve sevilmekten yoksun oluşları da ayette bahsedilen
azap şekillerinden biri olabilir. (En doğrusunu Allah bilir)
Kendisinden başka hiç kimseyi ve hiçbir şeyi samimi olarak sevemeyen
bir insan için artık dünyada herşey son derece anlamsızdır. Ruhları
aslında sevgiye açık yaratılan, fakat bu yaratılışı, Allah'a isyan ve
şirkle bozan bu kişiler de sevgiyi ararlar. Fakat karşılarındaki kişi
de, iman ahlakını yaşamadığı ve kendileri gibi bencil ve egoist
olduğundan aradıklarını bulamazlar. Gerçek sevgiyi bulabilmeleri için
Allah'ın kendilerinden istediği gibi yaşamaları ve O'nun beğeneceği
ahlaktan ödün vermemeleri gerekir. Oysa nefislerinin isteklerini tatmin
etmeyi hedef edinenlerin, samimi sevginin oluşabileceği ortamın
şartlarını yerine getirmelerine imkan yoktur.
İman Etmeyenler Samimi Sevgiyi Neden Yaşayamazlar?
Daha önce de belirtildiği gibi, gerçek sevginin kaynağı, Allah'a
saygı dolu bir korku ve içli bir sevgi duymaktır. Çünkü ancak Allah'tan
korkan ve bundan dolayı O'nun istemediği ahlaktan titizlikle kaçınan
bir insan sevilmeye layık olabilir. Allah'tan gereği gibi korkan bir
insan, nefsinin oyunlarına ve kötülüklerine karşı her zaman dikkatli
olur. Çünkü Kuran'da Hz. Yusuf'un söylediğinin bildirildiği ayetteki
gibi insanın nefsi durmak bilmeksizin kendisini kötülüğe çağırmaktadır:
"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten
nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü
emredendir…" (Yusuf Suresi, 53)
Buna karşılık, Allah korkusu olmayan ya da Allah'tan gereği gibi
korkmayan, Allah'ın ölümden sonra dünyadaki davranışlarının hesabını
soracağını görmezden gelen ve nefsi her ne isterse ona boyun eğen kişi
ise, kötülükte sınır tanımaz. Nefsin sınırsız kötülük telkin ettiği,
onu arındıran müminlerin felah bulduğu, onun telkin ettiği kötülükleri
savunanların ise helak olacağı Kuran'da şöyle bildirilir:
"Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve
ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen
gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla günahla bozulmalarla)
örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 8-9-10)
Durmaksızın kötülüğü emreden nefsine sınır koymayan bir insana
güvenmek mümkün değildir. Böyle bir insanın, vereceği söze sadık
kalması beklenemez, zira bu kişinin sözünden dönmemesi için hiçbir
neden yoktur. Sevginin gerçekliği, zor günlerde, fakirlikte ve hastalık
zamanlarında ortaya çıkar. Nefsani davranan bir kişinin ise sevdiğini
söylediği insana vefa göstereceğinden asla emin olunamaz. Çünkü kendi
nefsini seven bir insan, fedakarlıkta bulunma konusunda tahammülsüzdür.
Böyle bir insan, karşısındaki insanın doğal acizliklerini görmezden
gelemez, en basit hatalarını dahi çoğu zaman tolere edemez. Hatta hata
bile sayılamayacak olaylar yüzünden hiç yoktan kavga çıkarabilir.
Önemli olan kendi keyfidir ve keyifsiz olduğunda sevdiğini iddia ettiği
insanların dahi mutlu olmalarını istemez.
Tüm bunlara karşılık, diğer insanların güzel özelliklerini takdir
edebilmeyi ve bunlara daha güzeliyle karşılık verebilmeyi ancak
Allah'tan korkan bir insan başarabilir. Samimi bir Müslümanın
hayatındaki her davranışın amacı, Allah'ı razı etmektir ve güzel
davranışların karşılığını karşısındaki insandan değil yalnızca
Allah'tan bekler. Allah'ın Kuran'da tarif ettiği ahlakın özü,
fedakarlığa, zorlukta vefa göstermeye, her zaman dürüst olmaya dayanır.
Samimi bir Müslüman, karşısındaki insanın dünyadaki imtihanı gereği pek
çok acizlikle yaratıldığını bilir ve sevdiklerini bu yönlerine şefkat
duyarak sever. İnsanın güzel ahlaklı olma konusunda nefsine ve şeytana
karşı mücadele verdiğini bilir ve vazgeçilen anlık hataları gönül
rahatlığıyla affedebilir. Sevdiklerinin keyfi ve huzuru,
kendisininkilerden önde gelir ve zaten ancak böyle mutlu ve huzurlu
olabilir.
Hırs yapmadan paylaşabilmeyi, herşeye rağmen affedebilmeyi ve
yalnızca nefis istediği süre boyunca değil her koşulda sevmeyi
başarmanın yolu, bunları yalnızca Allah için yapmaktır. Bahsettiğimiz
bu özellikler olmadan gerçek sevgiyi yaşamak imkansızdır ve bundan
dolayı da gerçek sevgiyi ancak tüm bunları Allah için yapanlar yani
gönülden iman edenler yaşayabilir.
|
Kendi nefsini seven bir insan, fedakarlıkta bulunma konusunda tahammülsüzdür. Böyle bir insan, karşısındaki insanın doğal acizliklerini görmezden gelemez, en basit hatalarını dahi çoğu zaman tolere edemez. |
Gerçek ve Kalıcı Sevgiyi Elde Edebilmek
Kitaplarda, gazetelerde, televizyon programlarında, şiirlerde,
şarkılarda ve dost sohbetlerinde sevgiden bu kadar çok bahsedilirken,
birçok kişi gerçek ve kalıcı sevginin bir türlü elde edilememesinin
nedenini hiç düşünmez. Bu kişiler zaman zaman düşünseler dahi, Kuran
ahlakını tam olarak bilmedikleri ya da yaşamadıkları için, gerçek
sevgiyi nasıl elde edeceklerini veya yaşayacaklarını bulamazlar.
Hayatını Allah için yaşayanlarla nefisleri için yaşayanların sevgi
ölçüleri karşılaştırıldığında, ikinci grubun neden sevgiden yoksun
kaldığı da daha net görülecektir.
Bu insanlar herşeyden önce sevecekleri kişi seçiminde ahlak
güzelliği yerine fiziksel güzelliğe öncelik verirler. Oysa bir insanı
fiziksel özelliklerine göre sevmek demek, onu ancak birkaç sene sevmek
ve yaşlanmaya başladığında artık sevmekten vazgeçmek demektir.
Müslümanlar ise kimi seveceklerine karar verirken, bu kişinin
Allah'a olan sevgisinin delillerini görmek isterler. Allah'ı seven bir
insanın doğal olarak ahlakı da güzel olacaktır. Ayrıca şu da bir
gerçektir ki; ahlakı güzel olmayan bir insan fiziksel olarak ne kadar
mükemmel olursa olsun, o insana karşı kalpte gerçek bir sevgi ve
muhabbet oluşması mümkün değildir. Allah, sevgiye duyarlılığının takva
sahibi olmakla yani Allah rızasını gözetmekte titiz davranmakla
bağlantılı olduğunu Hz. Yahya peygamberin ahlakını övdüğü şu ayetle
bildirir:
"Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi." (Meryem Suresi, 13)
Biraz önce bahsettiğimiz bu farktan dolayı, ahlak güzelliği
sürdükçe iman edenlerin birbirlerine duydukları sevgi de artarak devam
eder. Öte yandan en derin sevgi olarak niteledikleri duyguların bile
çok kısa sürdüğü, iman etmeyenlerin sık sık dile getirdiği bir
durumdur. Dünyevi şartlara ve nefse bağlı bir sevgi kısa sürede bitmeye
mahkumdur, çünkü nefis eninde sonunda en etkileyici güzelliklerden bile
bıkacak şekilde yaratılmıştır. Allah korkusuna ve sevgisine bağlı bir
sevgi anlayışı yerine, nefsani sevgiyi tercih edenlerin birbirlerini
gerçek anlamda sevmediklerini anlamaları için aslında uzun bir süre
geçmesi de gerekmez. Bu insanlar birbirlerinin acizliklerini gördükleri
anda, karşılarındaki kişinin aslında zihinlerinde büyütüp hayran
oldukları insan olmadığının farkına varırlar. Bu tür bir sevgi, daha en
başından çürük temellere oturtulmuş ve biteceği baştan belli bir
anlaşma gibidir. Güzellik bir kaza ya da yaşlanma sonucu
kaybedildiğinde, ya da maddi bir krizle zenginliğin sağladığı rahatlık
ve güven sona erdiğinde, kişilerin birbirlerine olan "sevgi" isimli
anlaşmaları da bitmiştir. Bu ahlaktaki insanların aslında birbirlerinin
bencil ve hırslı ahlakını sevebilmeleri imkansızdır. Dolayısıyla asıl
sevdikleri ancak birbirlerine sağladıkları çıkarlar olabilir.
Bu yüzden hayat boyu bağlanıp sevecekleri insanı ararken önce
güzel ahlak, sadakat, güvenilirlik değil; maddiyat, eğitim durumu ve
fiziksel üstünlük ararlar. Bir süre sonra da artık birbirlerinin bencil
davranışlarına ve kötü ahlaklarına dayanamayan insanlar, birbirlerinin
neredeyse en büyük düşmanı haline gelirler.
İnsan, gerçek sevgiyi Allah'ı sevmeyen ve Kuran'da anlatılan güzel
ahlaka uymayan insanlardan bekledikçe, her arayışta aynı sonla karşılık
görecektir. Sevilmeyi sevginin gerçek sahibi olan Allah'tan istemek
yerine, aracıları ilahlaştırıp (Allah'ı tenzih ederiz) onlardan
bekleyen kişiler, tüm hayatları boyunca gerçek sevgi yerine onun
taklidiyle karşılaşıp hüsrana uğrarlar. Çünkü nefsi için seven bir
insan, gerçek sevginin değil kıskanç ve bencil tutkularının peşinden
gitmektedir. Nefsin bu özelliği, Kuran’da şöyle haber verilmiştir:
"…Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır..." (Nisa Suresi, 128)
Gerçek ve kalıcı sevgiyi elde edebilmek, öncelikle sevgiyi
kalplere ilham eden Yüce Rabbimiz'in hoşnutluğunu elde etmeye
çalışmakla mümkün olabilir. Allah'ı herşeyden çok seven ve O'nun
istediği güzel karakteri her yerde ödün vermeden sürdüren insanlar,
birbirlerini de içli bir sevgi ve saygıyla severler. Dünya hayatında
Allah sevgisini nefsani sevgiye üstün tutan samimi müminler de
ahirette, Allah'ın izniyle, sonsuza kadar sevdikleriyle birlikte
yaşayacakları cennet bahçelerinde olmayı umarlar:
(O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla
titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman
edip salih amellerde bulunanlar ise cennet bahçelerindedirler. Rableri
katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük)
budur. (Şura Suresi, 22)
AHİR ZAMAN ŞAHISLARI NEDEN TANINMIYOR?
İçinde bulunduğumuz asır, Peygamber Efendimiz (sav)’in
hadislerinde ve İslam alimlerinin eserlerinde haber verilen ahir zaman
alametlerinin gerçekleştiği müjdeli bir dönemdir. Bu alametlerin
birbiri ardına gerçekleşmesi ile İslam alemi çok kutlu bir bekleyiş
içine girmiştir: Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişi ve Hz. Mehdi
ile birlikte İslam ahlakını tüm dünya üzerinde hakim kılmaları.
Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişi Kuran ayetlerinde,
Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde ve kıymetli İslam alimlerinin
eserlerinde hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde haber verilmektedir.
Yine hadislerde ve İslam alimlerinin açıklamalarında bildirildiğine
göre, Hz. İsa ve Hz. Mehdi ortaya çıkışlarının ilk yıllarında
insanların büyük bir bölümü tarafından tanınmayacaklardır. Onların
tanınmamalarında Deccal’in de büyük bir rolü olacaktır. Deccal, ahir
zamanda Hz. İsa’nın ve Hz. Mehdi’nin karşısında yer alıp, inkarın
insanlar arasında yayılması için mücadele eden, insanları kötülüğe
sürükleyen bir negatif güçtür. Deccal de ilk çıktığında türlü
aldatmacalar ve hilelerle kendisini insanlara farklı şekilde tanıtacak
ve bu nedenle negatif bir güç olduğu da hemen anlaşılamayacak ve hemen
tanınamayacaktır.
Deccal’in Hz. İsa ve Hz. Mehdi’ye karşı kullanacağı propaganda yöntemleri
Kuran ayetlerinde birçok peygambere çok az sayıda kişinin iman
ettiği haber verilmiştir. Hz. Musa’ya kavminin gençlerinden başka iman
eden olmadığı bildirilmiştir: “Sonunda Musa'ya kendi kavminin
bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen
çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden
olmadı...” (Yunus Suresi, 83)
Hz. İsa’ya da az sayıdaki havarilerin iman ettikleri ve
halktan da ona destek veren kimsenin olmadığı haber verilmiştir: “Ey
iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa'nın
havarilere: "Allah'a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?"
demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: "Allah'ın yardımcıları
bizleriz." Böylece İsrailoğulları'ndan bir topluluk iman etmiş, bir
topluluk da inkar etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına karşı
destekledik, onlar da üstün geldiler.” (Saff Suresi, 14)
Gönderilen elçilere sadece az sayıda kişinin inanma sebeplerinden biri ise Kuran’da şöyle açıklanmıştır:
“Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme
dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir
sona uğratıldıklarına bir bak.” (Neml Suresi, 14)
Ayetin açıklamasından da anlaşılacağı gibi bazı insanlar kalben ve
vicdanen doğru olanı kavradıkları halde nefislerine uydukları için bu
gerçeği reddetmektedirler. Tarih boyunca tekrarlanmış olan bu durum,
hadislerde işaret edildiğine göre, Hz. İsa’nın ikinci gelişi ve Hz.
Mehdi için de söz konusu olacaktır. İnsanlar bu mübarek şahısların
üstünlüklerini vicdanen kavrayacak ancak nefislerinin etkisinde kalarak
onların durumlarını anlamazlıktan geleceklerdir. Hz. İsa’yı ve Hz.
Mehdi’yi kabul etmemek, onlara destek olmamak ve onlardan uzak
durabilmek için ise çeşitli bahanelerin ardına sığınacaklardır.
Kuran’da, bu bahane yöntemlerinin, tarih boyunca yaşamış olan tüm
münafıkların kullandığı yöntemler olduğu haber verilmektedir. Vicdanen,
kalben ve aklen çok iyi kavradıkları halde anlamazlıktan gelmekte ve
türlü bahaneler bulmaktadırlar. Peygamberimiz (sav)’le birlikte
mücadeleye katılmaktan kaçınan kimseler, “güç yetiremedikleri için” (Tevbe Suresi, 42); “evleri açık olduğu için” (Ahzab Suresi, 13); “mallarının ve ailelerinin kendilerini meşgul ettiği” (Fetih Suresi, 11) gibi bahaneler öne sürmüşlerdir.
Ahir zamanda Hz. İsa ve Hz. Mehdi’ye uymamak için bahane arayan bu
gibi insanların yardımcısı ise Deccal olacaktır. Hadislerde işaret
edildiğine göre, aradıkları bahaneleri Deccaliyet onlara hazır olarak
sunacak, onların bu ihtiyaçlarını kolaylaştıracaktır. Onların
nefislerinin istek ve arzularına hitap edecek, böylece onları etkisi
altına alacaktır.
Hadislerde işaret edildiğine göre Deccal, insanların Hz. Mehdi ve
Hz. İsa'ya itaat etmelerini engellemek amacıyla çeşitli propaganda
yöntemleri kullanacaktır. Deccal'in kullanacağı propaganda taktikleri,
tarih boyunca inkarcıların başvurdukları yöntemler ile benzerlik
gösterecektir. Kuran'da inkarcıların, müminler aleyhinde komplolar
kurmak, çeşitli yalanlarla toplumu müminler aleyhinde kışkırtmaya
çalışmak, sahte deliller oluşturmak, insanları galeyana getirebilecek
üsluplar kullanmak, oluşabilecek infial ortamını şiddetlendirmek için
yaygaracı bir üslup kullanmak gibi yöntemlere başvurdukları haber
verilmektedir.
Hadislerde Deccal’in nefislerine uyabilmek için bahane arayan
insanların bu ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla basın ve yayın
araçlarını
kullanarak propaganda yapacağına yönelik işaretler de yer almaktadır. (En doğrusunu Allah bilir).
Deccal çıktığında müthiş bir şekilde bağırır, nara atar ki, Doğu ve Batının bütün halkı onu duyar. (İbni Kesir, en-Nihaye, 1:96)
"Deccal, evlerinize girmiş, çocuklarınızı esir almıştır" diye bir ses duyulacaktır. (Muhyiddin Arabi, El Fütühatül Mekkiye, I-XII, 2:168; Şaban Döğen, Mehdi ve Deccal, Gençlik Yayınları, 2. Baskı)
Bu ifadelerde Deccal'in kitle iletişim araçlarını kullanarak tüm
evlere gireceği haber verilmektedir. Hadislerdeki işaretlere göre,
Deccal bu araçları kullanarak ahlaksızlığın propagandasını yapıp salih
müminleri karalamayı hedefleyecektir. Televizyon ve basın yolunu
kullanarak Hz. Mehdi ve Hz. İsa’ya “uzak durun”, “sapkın”,
“büyülenmiş”, “insanları delalete sürüklüyor”, “insanları kandırıyor”
gibi iftiralar atacaktır. Tüm bu olayları Kuran ahlakına ve ehl-i
sünnet inancına göre değerlendirmeyen bir kısım cahil Müslümanlar da
farkında olmadan Deccal’e destek vererek bu propagandayı
güçlendireceklerdir. Bir hadiste “Şüphesiz beraberinde bir cennet ve
bir cehennem (diye isimlendirdiği iki ırmak) bulunması da onun
fitnesidir. Aslında cehennemi bir cennet olup, cenneti de bir
cehennemdir. (İbn-i Mace, 4075, 4076; Tırmizi, Fiten: 59, no. 2240,
4/510) sözleriyle bildirildiği gibi, insanlara iyiyi kötü, kötüyü iyi
gibi gösterecektir. Onun bu propagandasının bir sonucu olarak da Hz.
İsa,
Hz. Mehdi ve diğer salih müminler insanlar tarafından tanınamayacak ve hatta kötü bilinecektir.
Deccal, halkın istediği gibi ve onların nefislerine uygun şekilde
davranacağı için nefisler Deccal’i sevecek ve onun sunduğu bahanelere
severek uyacaklardır. İnsanların büyük bir kısmı, Deccal'in kendilerini
iyiliğe çağırdığını sanarak ona tabi olacak ve asıl tabi olmaları
gereken
Hz. İsa ve Hz. Mehdi’den de yüzçevireceklerdir. Hatta onlara cephe
alacaklardır. Vicdanları yerine nefisleriyle hareket edecekleri için de
içerisine düştükleri bu durumu fark edemeyeceklerdir. Deccal’in onlara
sunduğu sahte propagandalar nefislerine ve çıkarlarına daha uygun
olacağı için tercihlerini Müslümanlar aleyhinde kullanacaklardır.
Deccal onlara maddi ve manevi kayba uğrayacakları yönünde telkinde
bulunacaktır. Aileler de malları, oğulları, ve ticaretlerine zarar
geleceğini düşündükleri için bundan korkacak ve Deccal’e destek
vereceklerdir.
Kuran’da bu kimselerin içerisine düştükleri durum şöyle haber verilmektedir: “De
ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz
ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü’nden
ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri
gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet
vermez.” (Tevbe Suresi, 24)
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, Deccal’in bu tür propaganda
yöntemlerinden etkilenerek, Hz. Mehdi’nin bu kutlu cemaatinden
ayrılanların da olacağı haber verilmektedir:
Hz. Ömer (R.A.)'den rivayet edilmiştir: Mehdi ile birlikte
mücadele edeceklerdir. Sonra Medine (şehir) sarsılacak, münafıklarını
içinden atacaktır... Orada halis Müslümanlar kalacak...
Hz. Muaviye (R.A.)den rivayet edilmiştir: Kıyamet kopmaz,
ümmetimden bir taife herkes üzerinde hakim olmadıkça. Onlar kendilerini
terk edenlerin terk etmesine aldırmazlar ve kendilerine yardım edene de
aldırmazlar.
Müstedrek’ten rivayet edilmiştir: Ümmetimden bir taife kıyamet
kopuncaya kadar yardım görmekte devam eder. Kendilerini terk edenlerin
ayrılmaları da onlara bir zarar vermez. (Ramuz El-Ehadis, 472; Hakim’in Müstedrek’i)
Hz. Muaviye (R.A.)'den rivayet edilmiştir: Ümmetimden bir
taife, Allah'ın emriyle hareket etmekte devam eder. Onlar hak üzerinde
oldukları halde, kıyamet kopana kadar kendilerini terk eden ve
muhalefet eden kimsenin onlara bir zararı dokunmaz. Tâ ki Allah'ın emri
gelinceye kadar onlar insanlara galibdirler. Hz. Muaviye RA (Büyük Kıyamet Alametleri, 472/1) http://www.aitco.cmehom/sonuyari/public_html/kitap/kiyamet/buyuk.htm
Oysa Deccal’in tüm bu oyunlarının geçersizliği Kuran ayetlerinde
ve Peygamberimiz (sav)'in hadisleriyle bizlere haber verilmiştir.
Kuran’da, Allah'ın elçilerinin ve onlar gibi insanları din ahlakına
uymaya davet eden salih kişilerin tümüne menfaatperestlik, delilik,
kendini beğenmişlik, büyücülük gibi türlü iftiralar atıldığı haber
verilmektedir. Bu, Allah’ın elçilerinin toplum üzerindeki etkisini
kendilerince yok etmek ve insanların Allah'a iman etmesini engellemek
amacıyla yüzyıllardır uygulanan bir yöntemdir. Peygamber Efendimiz
(sav) de hadislerinde, kendisinden sonra gelecek tüm “enbiya (elçiler)
ve evliyanın (keramet sahibi olanlar, veliler)”–Allah’ın gönderdiği
dini tebliğ etmeleri ve yaymaları nedeniyle- çeşitli zorluk ve
iftiralara maruz kalacaklarını haber vermiştir.
...Biz öyle bir ev halkıyız ki; Allah bizim için ahireti
dünyaya tercih etmiştir. Benim ehlibeytim muhakkak benden sonra bela,
kaçırılma ve sürgüne uğrayacaktır. Benden sonra ehlibeytim bela ve
mihnetlerle (eziyet, sıkıntı) karşılaşacaklar ve darbe maruz
kalacaklardır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)
Ancak Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde bildirildiği gibi,
Hz. İsa’ya ve Hz. Mehdi’ye halkın yardımcı olmamasına, beraberlerindeki
inananların sayılarının çok az olmasına ve Deccal’in tüm bu propoganda
yöntemlerine rağmen, bu kutlu şahıslar Allah’ın izniyle Kuran ahlakını
dünyaya hakim kılacaklardır. (Harun Yahya, Mesih Müjdesi)
Hiç şüphesiz ki, Rabbimiz Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin bu gizlilik ve
tanınmama dönemini çok büyük hayır ve hikmetlerle yaratmıştır. Bu
dönem, bu iki kutlu şahsın, inkarcı ve müşrik sistemlerle çok büyük bir
fikri mücadele yürüttükleri, din ahlakının yayılması için dünya çapında
çaba sarf ettikleri bir dönem olacaktır. İnsanlar tarafından
tanınmamaları faaliyetlerinin ilk yıllarında onlar için çok büyük bir
kolaylık sağlayacak, İslam ahlakının insanlar tarafından kabulünü de
hızlandıracaktır. Bu gizlilik, Allah’ın izniyle, Hz. İsa ve Hz.
Mehdi’yi inkar edenlerin tuzaklarından, iftiralarından, saldırılarından
koruyacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin gizlilik ve tanınmama dönemleri çok büyük
hayır ve hikmetlerle yaratılmıştır. Bu iki kutlu şahsın, insanlar
tarafından tanınmamaları, faaliyetlerinin ilk yıllarında onlar için çok
büyük bir kolaylık sağlayacaktır.
Bu gizlilik, Allah’ın izniyle, Hz. İsa ve Hz. Mehdi’yi inkar
edenlerin tuzaklarından, iftiralarından, saldırılarından koruyacaktır.
1956’ DAN 2008’E SAİD NURSİ’NİN İSTİHRACATI
RİSALE NUR’DA 1956 YILINA İŞARETLER
|
Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı bulamazsın. (Nisa Suresi, 145)
...
Eğer şedde iki nun sayılsa, okunmayan hemzeler ve (ye) de sayılsa 1376
(1956-1957) ederek, bu zulümatlı nifakın ((dinsizlik ve zulme dayalı,
ikiyüzlü münafıkane sistemin) sukut mertebesine (susma, son bulma
derecesine)... (Emirdağ Lahikası (1), Mektup no: 15)
|
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası adlı eserinde, Nisa
Suresi’nin 145’inci ayetinin ebcedinin “1956 yılına” işaret ettiğini
ifade etmiştir. Bediüzzaman buradaki “bu zulümatlıı nifakıın sukut
mertebesine” sözleriyle, 1956 yılının dünya çapında İslam dünyası ve
Müslümanlar açısından büyük bir önem taşıdığını belirtmiştir.
Bediüzzaman'a göre, bu yıla kadar hüküm süren zulüm, delalet ve nifak
ortamı, 1956 yılından sonra tüm dünyada gerilemeye başlayacak ve
Allah’ın izniyle son bulacaktır. Nitekim Bediüzzaman'ın belirttiği,
“Gerçekten münafıklar, ateşin en alçak tabakasındadırlar. Onlara bir
yardımcı bulamazsın.” (Nisa Suresi, 145) ayeti de bu gerçeğe işaret
etmektedir. Bediüzzaman'ın “zulümatlı nifak” olarak adlandırdığı zulme
ve inkara dayalı inanç sistemi de, aynı ayette bildirilen münafıkların
durumu gibi, Allah’ın izniyle yok olacaktır. Münafıkların hiçbir
yardımcısının olmaması gibi, dünya genelinde Deccaliyet’i temsil eden
bu zulüm, nifak ve delalet ortamı da yardımsız kalarak son bulacaktır.
Kuran’da 1956 yılının ebcedini veren bir başka ayet ise Al-i İmran Suresi’nin 81. ayetidir:
| Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, Ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım," demişti. (Al-i İmran Suresi, 81) |
Bu ayette geçen “... sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir
elçi geldi...” sözlerinin ebcedi “1956 yılını” göstermektedir. Nitekim
Risale-i Nurlar’a uygulanan yasağın kaldırılması da bu tarihe denk
gelmektedir. 1956 yılı Risale-i Nur açısından çok önemli bir yıl
olmuştur. Bilindiği gibi bu yıla kadar Risale-i Nur bulundurmak,
okumak, dağıtmak yasaklanmış, Nur Risaleleri hakkında bin beş yüz kadar
kamu davası açılmıştı. 1956 yılında ise, 8 yıldır Afyon’da süren dava
sonuçlanmasıyla bu konuda verilen büyük hukuk mücadelesi de son bulmuş
ve risalelerin hiçbir suç unsuru taşımayan imani eserler olduğu,
mahkeme huzurunda karara bağlanmıştı. Afyon Mahkemesi, 1956'da Diyânet
İşleri Riyaseti Müşavere Kurulu, bütün Risale-i Nur Külliyâtı'nı tek
tek inceleyerek her bir Risale hakkında, olumlu ve yararlı Kur'anî bir
tefsir olduğuna ilişkin bir rapor sunmuş, Nur Risaleleri’nin beraat ve
iadesine karar vermiş ve böylece Risale-i Nurlar’ın yayınlanması
serbest bırakılmıştı.
Bediüzzaman'ın
da belirttiği gibi, Risalelerin serbest bırakıldığı bu tarihle başlayan
Deccaliyet’in fikir sisteminin yok olması Allah’ın izniyle yakın
gelecekte tümüyle son bulacak, Peygamberimiz (sav)'in de müjdelediği
gibi Kuran ahlakı tüm dünyada hakim olacaktır.
RİSALE NUR’DA 1979-1980 YILLARINA İŞARETLER
| İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, s. 318) |
Bediüzzaman'ın İslam ahlakının hakimiyet devrelerine dair
risalelerde belirttiği bir başka tarih ise, "sahabe döneminden 1400
sene sonrası"dır. Bu tarih, Miladi olarak “1979-1980 yıllarına” denk
gelmektedir.
RİSALE NUR’DA 1981- 1991 YILLARINA İŞARETLER
Bediüzzaman, hicri 1327'de Şam'daki Emevi Camii'nde on bin kişilik
bir cemaate verdiği Şam hutbesinde de yine, 1371'den sonraki İslam
aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmış, ahir zamandan çeşitli
tarihler vererek, İslam ahlakının mücadele ve galibiyet zamanına dikkat
çekmiştir:
| Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA fen ve hakiki marifet (hüner, sanat , ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (iyi ve faydalı yönlerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip (o üç kuvvetle donatıp), cihazatını verip (gerekli ihtiyacını karşılayıp) o dokuz manileri mağlup edip (o dokuz engelleri yenip) dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (gerçekleri araştırma eğilimi) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin (sınıfının) cephesine göndermiş, inşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, s. 25) |
Bediüzzaman’ın Şam Hutbesi, İslam ahlakının hakimiyet zamanı ile
ilgili net tarihler vermiş olması açısından son derece önemlidir.
... Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA…
... Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA…
Bediüzzaman’ın vermiş olduğu bu tarih ile, bu hutbenin okunduğu
tarihten 30-40 yıl sonrası, yani hicri 1401-1411 yılları
kastedilmiştir. Miladi olarak ise bu tarihler “1981-1991 tarihlerine”
denk gelmektedir.
Bediüzzaman'ın bu konuyu açıkladığı sözlerinden bir başkası ise şöyledir:
| YETMİŞ BİRDE fecr-i sadık başladı veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kazib de olsa, OTUZ-KIRK SENE SONRA fecr-i sadık çıkacak. (Hutbe-i Şamiye, s. 23) |
Fecir: Tan yerinin ağarması, güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti
Fecr-i Kazib: Sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık.
Fecr-i Sadık: Fecr-i Kazib'den sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma
1371 + 30 = 1401 = 1981
1371 + 40 = 1411 = 1991
Fecr-i Kazib: Sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık.
Fecr-i Sadık: Fecr-i Kazib'den sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma
1371 + 30 = 1401 = 1981
1371 + 40 = 1411 = 1991
Bediüzzaman bu sözleriyle İslam ahlakının tüm dünyaya hakim olmasını güneşin doğuşuna benzetmiştir. Bediüzzaman bu örnekle, güneşin battıktan sonra ertesi gün yeniden doğması gibi, İslam ahlakının da dünya üzerinde tekrar doğup parlayacağına işaret etmiştir. Fecr-i Kazib ve Fecr-i Sadık ifadeleriyle bu doğuşun başlangıç yıllarına dikkat çekmiş, ve buna göre Hakkın karşısındaki batılı temsil eden düşünce olan ateizmin ve materyalist felsefenin dağıtılmaya başlamasının “1981-1991 yıllarında” gerçekleşeceğini belirtmiştir.
RİSALE NUR’DA 1997 YILINA İŞARETLER
| “...inkar edenlerin velileri ise tağut'tur...” (Bakara Suresi, 257) |
Bediüzzaman, Bakara Suresi’nin 257. ayetindeki “tağut” (batıl
fikir sistemi) kelimesinin ebced değerinin 1417 yani Miladi “1997
yılını” verdiğini belirtmiş ve bu tarihte “tağut”un yani Deccaliyet’in
batıl ve inkarcı fikir sisteminin dünya çapında azgınlaşacağını ve
şiddetleneceğini bildirmiştir.
RİSALE NUR’DA 2001 YILINA İŞARETLER
| ... İnşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek... (Hutbe-i Şamiye, s. 25) |
Bediüzzaman Said Nursi, Kuran ahlakının tüm dünyaya hakim
kılınmasının yarım asır yani 50 yıl içinde tamamlanacağını
bildirmiştir. Bediüzzaman bu sözleriyle materyalist, Darwinist ve
ateist felsefelerinin insanlar üzerindeki etkisinin 10 yıl gibi kısa
bir süre içinde yok olacağına işaret etmektedir. Bu tarih ise Hicri
1421 yani Miladi “2001 yılına” denk gelmektedir.
Bediüzzaman, aşağıda da yer verilen 1981-1991 yılarına işaret eden sözünde yine bir kez daha “2001 yılına” dikkat çekmektedir:
| YETMİŞ BİRDE fecr-i sadık başladı veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kazib de olsa, OTUZ-KIRK SENE SONRA fecr-i sadık çıkacak. (Hutbe-i Şamiye, s. 23) |
Bediüzzaman bu açıklamasında, Hakkın karşısındaki batılı temsil
eden düşünce olan ateizmin ve materyalist felsefenin dağıtılmaya
başlamasının 1981-1991 yılları, fikren tam anlamıyla susturulup
dağıtılmasının ise “2001 yılında” olacağına işaret etmiştir.
RİSALE NUR’DA 2004 YILINA İŞARETLER
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’nda, Hz. Mehdi'nin mücadele
ve hakimiyet devreleri ile ilgili olarak verdiği tarihlerden bir diğeri
ise 2004 yılına ilişkindir. Bediüzzaman Kuran’ın “Ağızlarıyla Allah'ın
nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi
nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” (Tevbe Suresi, 32)
ayetindeki "...Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor"
cümlesi hakkında, geleceğe yönelik şöyle bir bilgi vermektedir:
| “Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli "lamlar" ve "mimler" ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi'nin şakirtleri (talebeleri) olabilir.” (Şualar, sf. 605) |
Bediüzzaman bu ayetin ebced değerinin Hicri 1424 yani miladi “2004
yılına” denk geldiğini ve bu tarihin, Hz. Mehdi önderliğinde Kuran
ahlakının dünya hakimiyeti devrelerinden birine işaret ettiğini
bildirmektedir.
RİSALE NUR’DA 2007-2008 YILLARINA İŞARETLER
| Şu ayetin gizli imasına “Kim Allah'ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır.” (Maide Suresi, 56) ayeti teyid ediyor. Çünkü “... hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır.” ayetindeki şeddeli nun (Arapça şeddeli nun harfi) bir sayılsa tam evvelki ayete tevafuk ile (denk gelmesiyle) Hizb-ul Kur’an’ın (Kuran taraftarlarının) faaliyetine vasıta olan bir hadiminin (hizmet eden kimsenin) Kur’an okumaya başladığı 1302 tarihine iki fark ile tevafuk etmekle beraber şeddeli nun iki nun sayılsa bin üç yüz elli (1350) eder ki; bu tarihte Kuran’dan muktebes (alınan bilgilerle hazırlanmış) olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kuran hizmetlerine çalışan Hizb-ul Kur’an’ın faaliyeti ve delalet (sapkınlık) ve zındıkaya (dinsizliğe) manen galebe ettikleri (galip geldikleri) bir zamana tevafuku (denk gelmesi) ise istikbalde (gelecekte) tam galebelerine (tam galibiyetlerine dair) bir ima-i gaybidir (gizli bir işarettir). (8. Lem’a, Keramet-i Gasviye) |
Bediüzzaman Said Nursi bu sözünde, ayetin “...hiç şüphe yok galip
gelecek olanlar Allah’ın taraftarlarıdır” cümlesinin ebced değerinin,
Hicri 1350 tarihini verdiğini ve bu tarihte Kuran ahlakının bir
galibiyeti olacağına işaret ettiğini bildirmiştir. Ancak ayetin ayrıca,
bunun gibi gelecekte de yine Kuran ahlakının üstün geleceği bir başka
dönem olacağına dair gizli bir işaret içerdiğini de hatırlatmıştır.
Nitekim ayetin bu cümlesinin Arapça yazılımında yer alan baştaki “fe”
harfi de hesaba katılarak ebcedine bakıldığında, bu sefer de ebced
değeri 80 çıkmaktadır. 1350 üzerine 80 ilave edildiğinde de Hicri 1430
etmektedir ki, bu tarih de miladi olarak “2008 yılını” vermektedir.
Allah’ın izniyle bu tarih Bediüzzaman’ın sözlerinde belirttiği ayetin,
Kuran ahlakının gelecekteki, Darwinist, materyalist ve ateist
felsefeler gibi dinsiz akımlar karşısındaki tam galibiyetine işaret
etmektedir.
