| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Türkiyenin En Bilgi Verici Dini Sitesine hosgeldiniz,Dini Bilgiler ,dini makaleler // namazvebiz.bloggum.com

Dini konu ve ilahiler dini videolar ibretlik görüntüler,din,fıkıh,hadis,ibadet,ibretlik olaylar,ilmihal,islam,islam kent,islami site,islami sohbet,islamiyet,kuran,namaz,oruc,oruç,sünnet,tefsir,zekat

Yazılar
 

Risale-i Nur'da Savaş

Modern çağın özellikle talihsiz bir vaktinde bu panelde1 bir araya gelmiş bulunuyoruz. Barış hakkında konuştuğumuz şu anda bile, hemen yanı başımızdaki Irak üzerine bombalar yağmakta, masum insanlar katledilmekte ve sakat kalmakta, evleri yıkılmakta ve hayatları param parça edilmektedir. Uluslararası hukuk kuralları ihlal edilmekte, II. Dünya Savaşından sonra dünya barışı ve dostluğunu tesis etmek için kurulan Birleşmiş Milletler görmezlikten gelinmektedir. Sivil toplumun ilerlemesi çok ciddi bir darbe almış ve insanoğlu barbarlık devrine doğru büyük bir geri adım atmıştır. Şu anda, kuvvetlinin haklı olduğu orman kanunları, ilahi bir şekilde ortaya konulan kardeşlik, insan kıymeti, ahlak ve barış değerlerine üstün gelmektedir.

Bu nedenden dolayı, yirminci asırda savaşın manasını ve barışa giden yolu anlamamızda olumlu yönde katkıları bulunan bir insanın düşüncelerini incelemek üzere bir araya gelmemiz uygun olmuştur. Said Nursi, savaş ve barış hakkındaki yazılarını fildişi kulesinde oturup da yazmamıştır. Kendisi bizzat her iki dünya savaşının dehşetini yaşamıştır. Eski Said I. Dünya Savaşında aktif görev almış, Rus istilasına karşı vatan müdafaasında Kafkasya'da milis alaylarını yönetmiş ve kendisi bu yüzden savaş madalyası ile taltif edilmiştir. Top gülleleri arasında siperlere sığınmayı reddedip at üstünde kalarak cesaretini göstermiştir. Savaşın ortasında, yanındaki katibe Kur'an tefsiri yazdırarak sahip olduğu imanı göstermiştir.2 Daha sonra esir düşerek Rusya'nın uzak yerlerine sürgün edilmiştir.

Otuz yıl sonra, Said Nursi II. Dünya Savaşını yaşamıştır. Bu esnada, Yeni Said manevi iklimlerde bir seyahat yaşamış, etrafında cereyan eden dünyevi hadiseler onun dikkatini dağıtamamıştır. Bu devirde günlerini ve aylarını Kur'an'ı incelemeye adamış ve şöyle demiştir: "Ben dört senedir, bu harbin ne safahatını ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, Bu kudsî sûrenin, daha ne kadar bu asra ve bu harbe işareti var? Diye, daha onun kapısını çalmadım."3 Bediüzzaman'ın aktif kişiliğinden mütefekkir bir Kur'an tilmizine inkılabı, bu konuda benden çok daha bilgili insanlar tarafından incelenmiştir; ancak sanıyorum savaş tecrübelerinin onun inkılabı üzerindeki büyük tesirini hiç kimse inkar etmeyecektir.

Risale-i Nur'dan açıkça anlaşılacağı üzere, kah Rusya'nın uzak bir köşesinde savaş esiri olan kah kendi öz vatanında hapse maruz kalan Said Nursi'nin, savaşı ve uzun süren hapisleri bizzat kendisinin tecrübe etmesi, onun karakterinin ve dini vizyonunun gelişmesinde etkili olmuştur. Risale-i Nur'da birçok yerde işaret edildiği gibi onun savaş esiri olduğu ve hapse maruz kaldığı yerler kendisi için bir "Medrese-i Yusufiye" olmuştur. Bu mekanlarda dünyayı terk eylemiş, vaktini kesinlikle boşa geçirmemiş, manevi faydalar ve güzel neticeler elde etmiştir.4

Lem'alar adlı kitaptaki güzel bir paragrafta, Said Nursi onun manevi gelişimine meydan veren hadiseleri şöyle anlatır:

"Harb-i Umumîde, esaretle, Rusya'nın şark-ı şimalîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir camii, meşhur Volga Nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga Nehrinin kenarındaki küçük camiye aldılar. Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahar da yakın. O şimal kıtasının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehrinin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır."5

Ölümle yüz yüze gelişi ve savaşta çektiği sıkıntılar da Said Nursi'nin dini hakikatleri anlayışında etkili olmuştur. Şehitlerin ve diğerlerinin berzah aleminden nasıl istifade ettiklerini belirttiği yazısında yeğeni Ubeyd'in ölümünü şöyle anlatır: "Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte'l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus'un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış."6 Nursi, sonuç olarak bu cüz'i rüyanın gerçek iman sahipleri için, ölümden sonra hayat olduğu hakikatine tam bir kanaat verdiğini ifade etmektedir.

İnanan insanlar her ne kadar savaşın insanlıktan uzak gerçeklerinden önemli dersler çıkarsa da, kendini Allah için adayan bir insan savaşın kötü sebeplerine ve çirkin sonuçlarına gözlerini kapayamaz. Said Nursi'ye göre insanlar ve hükümetler I. Dünya Savaşından ders almamış ve bu umursamazlık onları daha büyük ikinci bir savaşa götürmüştür.7 Said Nursi'nin görüşleri "Tarihteki hatalardan ders almayı reddedenler, onları tekrar etmeye mahkumdur" atasözünü doğrular gibi gözükmektedir. Nursi, II. Dünya Savaşını "küre-i arzı herc ü merce getiren"8 ve umumi "açlık ve tahribat ve israfat"9 meydana getiren bir hadise olarak dile getirmiştir. Savaşın sebep olduğu bu umumi acının sorumluları da, Nursi'nin görüşüne göre, siyasiler ve medya idi.

Kur'an'da düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden bahseden Felak Suresi'nin 4. ayetinin tefsirinde, Said Nursi bu bölümü savaş taraftarı siyasilerin ve onların kontrolündeki haber medyasının, kendilerine hizmet eden propagandaları ve diplomatik entrikaları ile ilişkilendirmiştir. Onun belirttiğine göre, insanoğlunu geri götüren ve insanlığın ilerlemesini durduran I. Dünya Savaşının sorumluları da yine böyle politikacılar ve medya patronları idi. Onun ifadeleriyle; "…siyasî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyâne mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek [mealen-düğümlere üfleyen büyücüler]'in tam mânasına tetâbuk eder."10 Maalesef, liderler I. Dünya Savaşından ders almamış ve bencillik, ırkçılık, acımasız gaddarlık, askeri diktatörlükler, zulüm ve aşırı milliyetçilik11 ile mukabele etmişlerdir. Bütün bunlar da II. Dünya Savaşı için "hırs ve haset"12 şeklinde ortaya çıkan insan ihanetine zemin hazırlamıştır.

Bir nesilden diğerine aktarılan ve tekrar tekrar yaşanan yıkım, korku, öfke ve umutsuzluk. Peki, bir savaşın diğer bir savaşın bahanelerini ve nedenlerini hazırladığı bu fasid daireden kurtuluş yolu nedir? Said Nursi bu cevaplaması zor suale "Leyle-i Kadirde İhtar Edilen Bir Mesele-i Mühimme"de cevap verir. Yanlışlıkların, öfke ve intikam arzusunun zincirini keskin bir kılıç gibi kesecek olan; insanlığı kendine ve başkalarına zarar verecek davranışlardan alıkoyup onları insanlığın asıl gayesi olan hakiki baki bir hayata sevk eden yalnızca Kelamullah'tır. İnsanların, anlaşmazlıkları şiddet ve savaş ile çözme arzusuna Said Nursi'nin esaslı bir cevabı niteliğinde olduğundan, bu bölümü uzunca nakledeceğim:

"Nev-i beşer, bu son Harb-i Umuminin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile; ve birtek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan etmesiyle; ve mağlûpların dehşetli me'yusiyetleriyle; ve gàliplerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tâmir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla; ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantâziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidâdâtın ve mahiyet-i insaniyesinin umumi bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur'ân'ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyâset-i rûy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakiki sûreti görünmesiyle … fıtrat-ı beşerin hakiki sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak."13

İnsanoğlunun hakiki aradığı ve sevdiği baki hayatı Kelamullah'a uygun yaşayarak ulaşacağına kalbinin derinliklerinde duyduğu itminan sebebiyle, Said Nursi gelecekten ümitvardır. Savaşlar, siyasetin gerçek yüzünü, askeri gücün sınırlılığını, insan hayatının faniliğini gösterirler. Her şeye Kadir olan Allah insanların kendilerini bulaştırdıkları hilelerden daha kuvvetlidir; liderlerin ve yönetenlerin kalplerini aydınlatmaya ve değiştirmeye muktedirdir.

"Kàdir-i Külli Şey bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin; o vakit kendi kendine iş düzelir."14

Said Nursi, toplumdaki değişimlere etki edebilmek, insanoğlunun kendini aldatmasını ortadan kaldırabilmek için, Kelamullah'a uygun yaşamaya çalışan dindar insanların aşikar zaaflarına bakarak cesaretini kırmamıştır. Şiddet, kuvvet ve ekonomik kazanç güçleri, her ne kadar insancıl ve ilahi değerlere kıymet veren ve ona uygun yaşayan insanlara üstün geliyor gözükse de, uzun vadede üstün gelemeyeceklerdir. Çünkü onlar, her şeye Kadir olan Allah'ın iradesine muhalif bir şekilde hareket etmektedir. Bu nedenle, Said Nursi'nin savaş meselesi üzerine son sözü, nihai zaferin barış ve ilahi değerler uğrunda ayakta duranların olacağını doğrular mahiyettedir. Said Nursi şöyle der; "Tâ mahz ve halis çıksın mebadide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. "Âkıbetü'l-müttakîn" ona vurur bir darbe"15

 
 
 

Kuran’a göre savaşın sınırları

Kur’an’daki savaş ile ilgili ayetler inkarcılar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp kullanılmaya çalışılmaktadır. Ayetlerdeki ifadeler metnin ana akışından koparılarak farklı yorumlanır. Oysa bu ayetler Kur’an’ın genel mantığı ve konunun akışına göre değerlendirilse durum daha bir açıklık kazanacaktır. Tevbe suresinde ki ayet şöyledir:

Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın. (9 Tevbe Suresi, 29)

Ayetteki ifadeye dikkat edilirse burada savaşmanın emredildiği insanlar tüm kitap ehli değildir. Bunlar kitap verilenlerden bir gruptur. Bunlarla savaşmak istenmesinin nedeni yine onların Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır. Eğer Tevbe suresi başından itibaren okunursa konu daha iyi anlaşılacaktır.
Savaş ile ilgili ayetleri Kuran’ın bütünlüğü içinde değerlendirmek lazımdır. Tüm bu iddiaların aksine Kuran’a göre savaş savunma amaçlı yapılmalıdır. Başka insanların topraklarını fethetmek için yapılan savaş Kuran’a göre dini bir savaş olamaz. Tarih boyunca fetih amaçlı İslam devletleri bazı savaşlar yapmış olabilir. Fakat bunların hepsi dini savaşlar değil, siyasi savaşlardır. Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle buyrulmaktadır:

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah, aşırı gidenleri sevmez.Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur. (2 Bakara Suresi , 190-193)

Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi savaş ancak savaşanlara karşı yapılır. Üstelik bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için Allah, inananları uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verirler. Kuran’da savaşın ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. Bunun dışında saldırı olduğunda ise Allah Müslümanların bu saldırganlığa karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle bu saldırganlarla savaşmalarını ister. Tevbe suresindeki ayetler şöyledir:

Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır. Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azarlandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9 Tevbe Suresi, 13-15)

Savaşta kararlı ve güçlü olmanın hem savaşın daha çabuk bitmesini sağlayacağı, hem de muhtemel savaşlar için caydırıcı bir örnek oluşturacağı açıktır. Saldırganlara karşılık vermek ve onları bu hareketlerine pişman etmek sonuçta barışı korumak için en doğru yol olacaktır.
Bunun dışında bir de Allah, Müslümanlardan zayıf bırakılmış, eziyet gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma amaçlı savaşa izin vermektedir:

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (4 Nisa Suresi, 75)

Bu tür bir savaş da şiddetten değil aksine merhametten doğmaktadır. Zalimliğe karşı İslam, mazlumu kuşatıcı ve koruyucu olunmasını inananlara öğütler. Barış durumunda ise Allah, iman edenlerden iyiliği ve adaleti ister. Burada amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza edilmesidir:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (60 Mümtehine Suresi, 8)

Karşınızdaki grup hangi dinden olursa olsun eğer barış içinde yaşamak istiyorsa, bunlara karşı inananların yaklaşımı Kur’an’a göre sadece dostane bir yaklaşım olabilir. Dolayısıyla bu ayetler bir bütünlük içinde okunup değerlendirildiğinde ortada bir çelişki yoktur.
 
 
 

Efendimizden Bir Dua

Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: “Şu duayı okumaya devam edin.

اللهم انى أسألك باسمك الاعظم ورضوانك الاك

“Allahumme innî eselüke bsmike’l-azam ve rıdvaneke’l-ekber”

(Kenzu’l-ummal, h. No: 3837).

Meali: “Allah’ım’ Senin en büyük ismini ve en yüce rıdvanını şefaatçi yaparak senden istiyorum” (bundan sonra istediğini dile getirir)

 
 
 

Canları ÇOK Acıdı !!

,

Minare İslam Portalı olarak İslami Chat karamı üzerinde uzun süredir duruyoruz. Sitemizdeki konuyu buradan, forumumuzdaki konuyu da buradan takib edebilirsiniz.

Gelen yorumların çoğu olumlu ve sohbetçilere sitemkar niteliğinde ama bu yorumları yapanlardan bir kaç kişinin canı çok yanmış olacak ki her yazdığımız yoruma cevap yetiştirip kılıf bulmaya çalışıyorlar. Kafalarına takılan notka ise ümmetin kadınlarını pis bir sohebt ortamına sokup bu kadınları ve erkekleri birbirinin nefsinin insiyatifine bırakan insanlara bizim ŞEREFSİZ dememiz.

Neymiş efendim ! Siz onlara şerefsiz diyemezsiniz, onların niyeti şu olabilir, bu olabilir, ya da aynı şey forumlarda da oluyor vesaire … Biz de dedik ki islami forum kurupta bu forum ortamını da chat ortamına çevirenlere de yazıklar olsun.

Biz yazdığımızda ve yazdığımızla duruşumuzu belirledik. Arkasındayız da. Bu sohbet sitelerine yönelik eleştirilerimiz çok yakında MEDYA DESTEĞİ ile devam edecektir. Buradan şerefsizlere ve şerefsiz kelimesinin kendisinde oluşturduğu piskolojik baskı ile cevap yetiştirmek zorunda kalanlara duyururuz.

by namazvebiz

 
 
 

Peygamberimizden Öğütler Dinle

minare

İnsanların en zengini olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
Kanaatkar olursan insanların en zengini olursun.İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum.
İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Sen de insanlara faydalı ol.

İnsanların en adaletlisi olmak istiyorum.
Kendin için istediğini insanlar için de istersen insanların en adili olursun.

 

İnsanlar içinde Allah’a en yakın, O’nun en has kullarından olmak istiyorum.
Allah’ı çok zikredip anar ve hatırlarsan o zaman Allah’ın en has kulu olursun.

Muhsinlerden, iyilik edenlerden olmak istiyorum.
Allah’a, O’nu görüyor gibi ibadet et, her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görüyor.

İmanımı kemale erdirmek istiyorum.
Güzel ahlaklı olursan imanın kemale erer.

Kıyamet günü nur içinde haşrolmak istiyorum.
Hiç kimseye zulmetme, kıyamet günü nur içinde haşrolursun. Önce kendine ve insanlara merhamet et ki; Allah da sana merhamet etsin.

Günahlarımın azalmasını istiyorum.
İstiğfar ederek günahlarının bağışlanması için Allah’a yalvarırsan günahların azalır.

İnsanların en kerimi olmak istiyorum.
Allah’a kullarını şikayet etmezsen insanların kerimi olursun.

Rızkımın bol olmasını istiyorum.
Temizliğe devam edersen rızkın bol olur.

Allah ve Resulü tarafından sevilmek istiyorum.
O zaman Allah ve Resulü’nün sevdiklerini sev, sevmediklerini de sevme.

Allah’ın bana kızmasından kendimi korumak istiyorum.
Kimseye kızmazsan Allah’ın gazabından ve kızmasından kurtulursun.

Duamın kabul edilmesini istiyorum.
Haramlardan sakınırsan duaların kabul olur.

Allah’ın beni başkalarının yanında rezil etmemesini istiyorum. Namusunu koruyup iffetli ol ki; insanlar yanında rezil olmayasın.

Allah’ın ayıplarımı, kusurlarımı örtmesini istiyorum. Kardeşlerinin ayıplarını örtersen Allah da senin ayıplarını örter.

Benim günahlarımı ne siler?
Gözyaşların, hudûun (saygıyla Allah’a kulluğun) ve hastalıklar.

Allah yanında hangi özellikler daha faziletlidir?
Güzel ahlak, tevazu, belalara sabır ve kazaya rıza.

Allah yanında en büyük günah hangisidir?
Kötü ahlak ve Allah’ın emirlerine karşı gösterilen cimrilik.

Rahman Allah’ın rahmetini ne coşturur?
Gizliden gizliye sadaka vermek ve sıla-i rahim (akrabaları ziyaret ve görüp gözetmek).

Cehennem ateşini ne söndürür?
Oruç.

(Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal, 16/127-129)

 
 
 

Minarelerin Sesi

minarelerin sesi asırlardır milletimizin sesi olagelmiştir. Biz, o seslerin çağlayanlar gibi üzerimize döküldüğü bir dünyada doğup büyüdük. O altın seslerle güne başladık, onlarla gün boyu yaşadık, onlarla oturup kalktık ve hâlâ onlarla oturup kalkıyoruz.

Aslında o sesler, günde beş defa bize, kim olduğumuzu ve nasıl bir konumda bulunduğumuzu hatırlatır; biz de onlarla derlenir-toparlanır ve varoluş gayemize, gerçek insanî ufka yöneliriz.

Bu semâvî çağrı bizim dünyamızda, gökten indiği andan itibaren hep kendi orijiniyle gürleyip durdu, asla susmadı ve onca münasebetsiz hırıltıya rağmen ona icabet de hiç mi hiç kesilmedi. Her şeyin künde künde üstüne devrildiği dar bir zaman diliminde, bir kısım alafranga düşüncelerin tesiriyle onda da muvakkaten bir alaturkalaşma oldu ise de, o hemen bütün zaman ve mekânlarda kendine has örgüsü ve şîvesiyle hep devam etti ve gelip bugünlere ulaştı. Bundan sonra da -inşaallah- “ebed müddet” böyle sürüp gidecektir.

Her zaman gürül gürüldür minarelerin sesi bizim dünyamızda. Bu ses, her gürleyişinde pek çok mü’min gönlü âbâd, bir hayli şeytanî hânümânı da târumâr etmiştir.. evet minarelerin sesi duyulunca, Arz’a ruhânîlerle beraber itminan ve sekine iner, bu esnada habis ruhlarsa kuyruklarını kısar ve saklanacak yer ararlar. Arz u semâda bir velvele olur minarelerin sesi duyulunca; kimileri ona koşar, kimileri de ondan kaçar. Yarasalar rahatsız olur, güvercinler ona dem tutmaya durur. Gönüller pür heyecan şahlanır, nefislerse yeisle yutkunur.

Minareler bazen bulundukları yer itibarıyla yalnızdırlar, tek başlarına söze başlarlar. Ne var ki, sağa-sola doğru bir kaç adım atınca, daha başka seslerin de onlara eşlik ettiği duyulur. Bazen de minareler birbirlerine yakın bulunuyor olmanın hakkını eda sadedinde, vakit “tık” deyince hepsi birden gürler.. ve ayrı ayrı enstrümanlar gibi birbirinden farklı sesler çıkarırlar. Sesler birbirinden farklıdır ama yine de bir korodaki âhenk bütünlüğü içinde hep bir beraberlik arz ederler. En azından biz onu öyle duyar, öyle hisseder ve öyle anlarız.

Sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrıdır minarelerin o ince, o narin ve o içten sesleri. Ruh ve gönüller üzerindeki füsunlu tesirleriyle her zaman farklı birer musıkî faslı gibi boşalır başımızdan aşağı bu lâhûtî sesler ve soluklar. Onları duyar duymaz da -en azından inanan gönüller için bu böyledir- ayaklarımız yerden kesilir gibi olur, derken bulunduğumuz zaman ve mekânla alâkamız kalmamışçasına yürürüz bir sihirli derinliğe doğru. Yürürüz o sesleri mırıldana mırıldana Firdevslere yürüyor gibi mâbede… Varıp Hak karşısında el-pençe divan duracağımız âna kadar da gönüllerimiz hep bu seslerle çarpar, dil ve dudaklarımız da sürekli onlara eşlik eder.

Minarelerin sesleri, bir yandan kulaklarımıza çarpıp bizi semâvîliğe çağırdıkları aynı anda, diğer yandan da göklerin derinliklerine doğru yankılanarak “Sözlerin en temiz ve en güzel olanı O’na yükselir.” fehvasınca semâ kapılarını aşar ve gider tâ ötelere, ötelerin de ötesine ulaşırlar; ulaşırlar da geçtikleri her kapı ve ulaştıkları her noktada hummalı bir faaliyet başlar: İnsanlar fevç fevç abdeste koşar, tâzim u tekrîmle namaza yürür ve herkes bir çeşit vuslat yaşar; buna karşılık gök ehli de ihtimal, safvetlerinin derinliğiyle mütenasip, olabildiğine bir temkin ve huşû içinde, ona yönelir ve kendilerince Hakk’a tebcîlât ve tekrîmâtlarını arz ederler.. evet, bu seslerin büyüsüyle hemen herkes, olduğundan ve bulunduğundan daha farklı yeni bir duruşa geçer; yeni bir duyuş, yeni bir sezişle öteleri daha anlamlı bir temâşâya koyulur. Öyle ki, bu seslerin ulaştığı hemen her yer âdeta ruhânîlerin metâfı hâline gelir. Herhalde semâ sakinleri de yerdekilere gıpta etmeye dururlar.

Minarelerden yükselen o lâhûtî âvaz, bazen bize bir sûr sesi gibi gelir, uyarır hepimizi içinde bulunduğumuz dünyevîlikten; akseder dil ve dudaklarımıza o büyülü kelimeler; mırıldanırız aynı şeyleri hep beraber ve sihirli bir koro oluşur bulunduğumuz kuşakta. Şehbal açar peygamber unvanı Hakk’ı yâd etmenin yanında. Dalgalanan bir bayrağa dönüşür gökyüzünde bu altın sesler; onların gölgesinde ötelere açılma hissi belirir sinelerimizde; belirir de, ne zaman mâbede yürüsek, kanatlarını germiş, semânın derinliklerine doğru açılan kuşlar gibi sanırız kendimizi.

 
 
 

Ahmed El-Acemi Haşr Süresi dinle izle video indir

 
 
 

Ahmed el acemi-mülk suresi

 
 
 

Hiçbir namazın kılınamayacağı üç mekruh vakit şunlardır:

1. Güneşin doğmasından yükselmesine kadar olan zaman (şürûk zamanı ki bu yaklaşık 40-45 dakika civarındadır).
2. Güneşin tam tepe noktasında olduğu zaman (vakt-i istivâ).
3. Güneşin batma zamanı (gurûb). Gurup vakti, güneşin sararıp veya kızarıp artık gözleri kırpıştırmadan rahatlıkla bakılacak hale geldiği vakittir. Bu vakitte sadece, o günün ikindi namazının farzı kılınabilir.

 

 

Nâfile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitler:

1. Fecrin doğmasından sonra sabah namazının sünneti dışında nâfile namaz kılınmaz.
2. Sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar,
3. İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar,
4. Akşam namazının farzından önce,
5. Bayram namazlarından önce, ne evde ne camide,
6. Bayram namazlarından sonra, camide,
7. Arafat ve Müzdelife cem`leri arasında,
8. Farz namazın vaktinin daralması durumunda,
9. Farza durulmak üzere kamet getirilirken (Sabah namazının sünneti bundan müstesnadır).
10. Cuma günü hatibin minbere çıkmasından cuma namazı sona erinceye kadar nâfile namaz kılınmaz.

 
 
 

Beş Vakit Namazın Vakitleri

1. Sabah Namazının Vakti

Fecr-i sâdık da denilen ikinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına, daha doğrusu güneşin doğmasından az önceye kadar olan süre sabah namazının vaktidir. Fecr-i sâdık, sabaha karşı doğu ufkunda tan yeri boyunca genişleyerek yayılan bir aydınlıktır. Bu ikinci fecre fıkıh literatüründe “enlemesine beyazlık” anlamında “beyâz-ı müsta`razî” denilir. Bu andan itibaren yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit aynı zamanda, sahurun sona erip orucun başlaması (imsak) vaktidir.

Fecr-i kâzib de denilen birinci fecir ise, sabaha karşı doğuda tan yerinde ufuktan göğe doğru dikey olarak yükselen, piramit şeklinde, akçıl ve donuk bir beyazlıktır. Fıkıh literatüründe buna uzayıp giden beyazlık anlamında “beyâz-ı müstetîl” de denilir. Bu geçici beyazlıktan sonra, yine kısa bir süre karanlık basar ve bunun ardından da ufukta yatay olarak boydan boya uzanan, giderek genişleyip yayılan fecr-i sâdık aydınlığı başlar.

Sabah namazının ortalık aydınlandıktan sonra kılınması (isfâr) müstehaptır. Bu aydınlığın ölçüsü, atılan okun düştüğü yerin görülebileceği ölçüde bir aydınlıktır. Bununla birlikte, kılınan namazın fâsid olup yeniden kılınmasının gerekebileceği ihtimaline binaen, güneşin doğuşundan önce namazı yeniden kılabilecek bir sürenin bırakılması gerekir. Sadece kurban bayramının ilk günü Müzdelife’de bulunan hacıların o günün sabah namazını, ikinci fecir doğar doğmaz, ortalık henüz karanlıkça iken (taglîs) kılmaları daha faziletlidir. Diğer üç mezhebe göre ise, sabah namazını her zaman bu şekilde erken kılmak daha faziletlidir (fecir hakkında bk. Tecrîd-i Sarih Tercümesi, II, 586-588).

2. Öğle Namazının Vakti

Öğle namazının vakti, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’ye göre, zeval vaktinden yani güneşin tepe noktasını geçip batıya doğru kaymasından itibaren başlar ve güneş tam tepedeyken eşyanın yere düşen gölge uzunluğu (fey-i zevâl) hariç, her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaşacağı zamana kadar devam eder. Bu zamana “asr-ı sânî” denir. Ebû Yûsuf, Muhammed ve diğer üç mezhep imamına göre ise, öğle namazının vakti zeval vaktinden, her şeyin gölgesi, fey-i zevâl hariç, kendisinin bir misline ulaştığı ana kadardır. Her şeyin gölgesi, fey-i zevâl hariç, kendisinin bir misline çıktığı zaman, öğle namazının vakti çıkmış, ikindi namazının vakti girmiş olur. Bu zamana “asr-ı evvel” denir. Bir cismin gölge uzunluğunun, kendi uzunluğuna veya kendi uzunluğunun iki katına ulaşıp ulaşmadığı hesaplanırken, güneşin tam tepe noktada iken cismin yere düşen gölge uzunluğu (fey-i zevâl) hariç tutulur, yani toplam uzunluğa dahil edilmez. Söz gelimi, yere dikilen 1 m. uzunluğundaki çıtanın güneş tam tepedeyken yere düşen gölgesinin uzunluğu, ki buna fey-i zevâl denir, yarım metre olsun. Bu durumda çıtanın yere düşen gölge uzunluğu 1.5 m. olduğu zaman, gölgesinin uzunluğu kendi uzunluğu kadar (bir misli) olmuş olur. Çıtanın gölge uzunluğu 2.5 metreye ulaşırsa, kendi uzunluğunun iki misline ulaşmış olur.

Bu ihtilâftan kurtulmak için, öğle namazını her şeyin gölgesi, fey-i zevâl dışında, gölgesi bir misli olana kadar geciktirmemek; ikindi namazını da her şeyin gölgesi, fey-i zevâl dışında, iki misli olmadıkça kılmamak evlâdır.

Normal kullanımda gündüz denilince, güneşin doğmasından batmasına kadar olan süre anlaşılır (örfî gündüz). Fakat şer`î bakış açısından ise gündüz, fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar olan süredir (şer`î gündüz). Şer`î gündüz örfî gündüzden daha uzun bir süredir. Öğle namazının vakti, güneşin tepe noktasını geçip batıya doğru kaymasından itibaren başlar. Güneşin tepe noktasını geçmesine “zeval” denilir. Zeval, örfî gündüzün tam ortasına denk gelir. Meselâ örfî gündüz on saat ise, bu sürenin yarısı (beş saat) zeval vaktidir ve güneş görünüşe göre gökteki yarı yolu katetmiş olur. Şimdiye kadar her şeyin gölgesi doğudan batıya doğru düşmekte iken, bundan sonra batıdan doğuya doğru düşmeye başlar. İşte güneşin tam bu yarı yola geldiği anda yere düşen gölgesine “zeval anındaki gölge” anlamında “fey-i zevâl” denir. Fey-i zevâlin yönü ve uzunluğu bölgenin ekvatordan uzaklığına, kuzey veya güney yarıkürede oluşuna göre değişir. Bu anda yere dikilen 1 m. uzunluğundaki bir şeyin gölgesi, meselâ yarım metre olsun, fey-i zevâldir. Bu andan itibaren o şeyin gölgesi, fey-i zevâle ilâveten 2 metreye ulaşınca, yani 2.5 m. olunca, asr-ı sânî olmuş, İmâm-ı Âzam’a göre öğle vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur.

Tam zeval vaktinde namaz kılınmaz. Namaz kılınması câiz olmayan bu vakit, çok kısa süren bir ana mı mahsustur, yoksa bu anın biraz öncesinden mi başlar? Bir görüşe göre bu hususta örfî gündüz esas alınır. Buna göre tam zeval vaktine, gündüzün bu ana kadar geçen süresi ile geri kalan süresinin birbirine eşitliği anlamına gelmek üzere “istivâ vakti” denir ki, güneş sanki herkesin başının üzerindeymiş gibi görünür. İşte namaz kılmanın câiz olmadığı vakit bu andır. Diğer görüşe göre ise, bu hususta şer`î gündüz esas alınır. Şer`î gündüzde ise, gündüz güneşin doğması ile değil, fecr-i sâdıkın doğması ile başladığı için istivâ vakti, zeval vaktinden biraz önceye denk gelir. Bu bakışa göre kerahet vakti, istivâ vakti ile zeval vakti arasındaki süredir.

Cuma namazının vakti de tam öğle namazının vakti gibidir.

3. İkindi Namazının Vakti

İkindi namazının vakti, öğle namazının vaktinin çıkmasından güneşin batmasına kadar olan süredir. Öğle namazının vaktinin ne zaman sona erdiği konusundaki görüş ayrılığına göre söylenecek olursa, ikindi namazının vakti, Ebû Hanîfe’ye göre her şeyin gölge uzunluğu, kendi uzunluğunun iki katına çıktığı andan itibaren, diğerlerine göre ise bir katına çaktığı andan itibaren başlar.

4. Akşam Namazının Vakti

Akşam namazının vakti güneşin batmasıyla başlar, şafağın kaybolacağı zamana kadar sürer.

Şafak, İmâm-ı Âzam’a göre akşamleyin ufuktaki kızıllıktan/kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktan ibarettir. Ebû Yûsuf, Muhammed ve diğer üç mezhebin imamına göre şafak, ufukta meydana gelen kızıllıktır. Ebû Hanîfe’nin bu görüşte olduğu rivayeti de vardır. Bu kızıllık kaybolunca akşam namazının vakti çıkmış olur.

Akşam namazının vakti dar olduğu için, bu namazı ilk vaktinde kılmak müstehaptır. Ufuktaki kızıllığın kaybolmasına kadar geciktirmek uygun değildir.

5. Yatsı Namazının Vakti

Yatsı namazının vakti, şafağın kaybolmasından yani akşam namazı vaktinin çıkmasından itibaren başlar, ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder.