| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Türkiyenin En Bilgi Verici Dini Sitesine hosgeldiniz,Dini Bilgiler ,dini makaleler // namazvebiz.bloggum.com

Dini konu ve ilahiler dini videolar ibretlik görüntüler,din,fıkıh,hadis,ibadet,ibretlik olaylar,ilmihal,islam,islam kent,islami site,islami sohbet,islamiyet,kuran,namaz,oruc,oruç,sünnet,tefsir,zekat

4 "filistin" etiketi kullanan gönderi "filistin" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar
 

Filistinde Türkiye Mitingi Düzenlendi

Gazzede binlerce insan Tayyip Erdoğan’ın İsrail ve Cumhurbaşkanını Davosta teryüz etmesini yapılan bir mitingle kutladı.

İhh Başkanı Bülent Yıldırımın ateşli konuşması toplanan kalabalığı adeta coşturdu.

Ve akıllarda bir cümle belirdi ; Elhamdulillah Osmanlıdan Kalma Emaneti Geri Aldık.

 

Etiketler :erdogan , filistin , gazze , tayyip
,.
06 Şubat 2009
22:38
Yorumlar :0
0 fav
 
 
 
 

Risale-i Nur'da Barış

2002 senesinin Eylül ayında, İstanbul'daki barış ve hoşgörü konulu Uluslararası Risale-i Nur Sempozyumu'nda bir konuşma yapmıştım. Bu sunumda, Risale-i Nur'da bulunan barış temasının doğasını ve gerektirdiklerini ortaya koymaya ve bu görüşlerin Papa II. John Paul'ün görüşleriyle uygunluğunu göstermeye çalışmıştım. Burada o sunumda söylediğim her şeyi tekrarlamayacağım, ancak Risale-i Nur tarafından gözler önüne sunulan barışa giden yoldaki bir çok önemli noktayı şu andaki dünya hadiselerinin ışığında sizlere aktarmak istiyorum.

Barışı tesis etmek isteyenlerin ilk görevi, kurmak istedikleri medeniyet hakkında belirgin fikre sahip olmalarıdır. Gayelerimiz nedir? Neyi hedef alıyoruz? Toplumu kurarken sarf ettiğimiz emeklerimizin bizi nereye götürmesini istiyoruz? Said Nursi için İslam'ın sunduğu ilahi değerleri rehber edinen medeniyet, zenginin ve güçlünün istediğini elde edebildiği, teknoloji ve servetteki üstünlüklerini, başkalarının kendilerine itaat etmeleri için kullandıkları orman kanunlarının geçerli olduğu bir toplum değildir. Said Nursi, İslam'ın sunduğu ilahi değerleri rehber edinen ahlakı; doğruluk, adalet ve düzenin en yüce değerler olarak kabul edildiği bir anlayış olarak görmektedir.

"Şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise: Nokta-i istinâdı, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni, adâlet ve tevâzündür. Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecâzübdür. Cihetü'l-vahdet de, unsûriyet ve milliyet yerine, râbıta-i dinî ve vatanî ve sınıfıdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve hâricin tecâvüzüne karşı yalnız tedâfü'dür. Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki; şe'ni, ittihad ve tesânüddür."16

Said Nursi'nin ardından ilerleyen Müslümanlar, haklı olarak böyle bir medeniyeti "İslam medeniyeti" olarak adlandıracaklardır. Ancak size şunu belirtmeliyim ki; bir Hıristiyan olarak Said Nursi'nin yaptığı ilahi değerleri rehber edinen medeniyet tarifini okuduğumda, benim ve Hıristiyan dostlarımın kurmaya çalıştığı medeniyet tarifinden farklı bir şey bulamıyorum. Benim bu söylediklerime inanmak zorunda değilsiniz. Dünyadaki Katolik Hıristiyanların manevi lideri Papa II. John Paul'ün bütün sözleri, yukarıda Risale-i Nur'da tarif edilen böyle bir medeniyeti işaret etmektedir.

Gerçek Hıristiyanlar ve gerçek Müslümanlar arasında bir medeniyet çatışması yoktur. Bunda şaşılacak bir şey yoktur, çünkü her iki topluluk da bir ve tek Allah'a inanmakta ve o Allah'ın öğrettiği prensipler ve değerler çerçevesinde bir toplum kurma arayışındadırlar. Eğer bir çatışma varsa, bu bir tarafta inanan insanların, Said Nursi'nin deyimiyle "müttakîn"in, medeniyeti ile diğer tarafta Allah'ı günlük yaşamlarında, siyasette, ekonomide ve sosyal ilişkilerde akıllarına getirmemeye çalışan; dini ise, şahsi inançlara, etkisiz törenlere ve renkli folklora indirgeyen bir medeniyetin çatışmasıdır.

Yalnızca insan aklı üzerine kurulan ahlak sistemleri başarısız olur, çünkü onlar Allah'ı insan hayatının Sani'si, Mürebbi'si ve Muin'i olarak hesaba katmamaktadırlar. Felsefi akılcılık insanın neyi istediğini bildiğini ve bu istenilen hedefe ulaşmak için daima çalışacağını farz eder. Ancak acı gerçek şudur ki, insanlar sık sık öfke, korku, kıskançlık ve benzeri sebeplerle kendi menfaatlerinin aksine hareket eder; bencillik, cahillik ve tembellik gibi nedenlerle istedikleri şeylere ulaşamazlar. Bununla birlikte, İncil ve Kur'an'da bize öğretildiği gibi, dini bir yönlendirme inananları pişmanlık ile Allah'a dönmeye, af dilemeye ve yeni bir biçimde başlamaya sevk ederek insanın hata yapabileceği gerçeğine de imkan tanır. Said Nursi "Ahlâk-ı İlâhiye"nin peygamberlerin çağrılarında önemli bir nokta olduğunu belirtir. "Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakk'a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip, dergâhına abd olunuz."17

Bu sebeple, barış ve adalet temelleri üzerine kurulacak bir medeniyet tesis etmek için atılacak ilk adım, kendi gayretlerimize güvenir ya da kendi fikirlerimizi takip edersek başarılı olamayacağımızı anlamaktır. Yalnızca Allah'tan gelen güce ve rehberliğe ihtiyacımız vardır. Gerçek barış yalnızca, insanlar Allah'ın emirlerine uyduklarında ve Allah'a samimi bir tevbe ile döndüklerinde gerçekleşecektir.

Said Nursi, evrensel barış isteğinde dünya üzerindeki milyonlarca insanın özlemini dile getirmektedir. Her iki Dünya Savaşının getirdiği sıkıntıyı, kederi ve yıkımı kendi gözleriyle görmüş; herkes için barış ve refahın olduğu bir devri görmek istemiştir.18 Said Nursi bunu, İslam'ın yeryüzündeki misyonu ve Müslümanların yerine getirmesi gereken bir görevi olarak görmektedir. Said Nursi'ye göre, "İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyet'in kuvvetiyle medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek."19

Bu onun Müslümanlar için tahayyül ettiği, benim fikrime göre Hıristiyanlar ve bir Allah'a ibadet eden, O'nu seven ve O'na itaat eden tüm insanlar tarafından da paylaşılacak, soylu bir görevdir. Evrensel barış yalnızca insani bir arzu değil, aynı zamanda bütün inanan insanlara Allah tarafından verilen bir görevdir. Said Nursi'nin İslam'ın günümüz dünyasında barış sağlayıcı bir rol oynayacağına dair kanaati, Katolik Kilisesi'nin II. Vatikan Konsülü'ndeki, Hıristiyanların ve Müslümanların "barış, özgürlük, sosyal adalet ve ahlaki değerler"20 tesisi için tüm insanlık yararına birlikte çalışmak gibi ortak bir görevlerinin bulunduğu bildirisiyle aynı doğrultudadır.

Bu hedefin geçmişte Hıristiyan insanlar ve yönetimler tarafından genellikle takip edilmediği yönünde bir itiraz gelebilir. Dini savaşlar, Haçlı Seferleri, sömürgecilik ve hatta bugün bile, daha zayıf milletleri bombalayan, istila ve işgal eden hükümetlerin ve askeri liderlerin hareketleri akla gelebilir. Ancak, hepimiz hatırlamalıyız ki, İslam'ın yalnızca kendini "İslami" şeklinde adlandıran kişi, grup ya da hükümetlerin yaptıklarıyla yargılanmaması gerektiği gibi, Hıristiyanlık da kendini "Hıristiyan" olarak tanımlayan her kişi, grup ya da hükümetin yaptıklarıyla yargılanmamalıdır.

Aslında, insanların kendilerine ne isim verdikleri ya da başkaları tarafından kendilerine ne isim verildiği genellikle bir propaganda malzemesi, insanları gerçeğin zıddı bir şeye inandırma gayretidir. Said Nursi kendisinin sık sık yanlışlıkla sorun çıkaran ve barışı bozan birisi olarak suçlandığını belirtir. O, bu suçlamaların dindar olmayan insanların, inançlarını ciddiye alan insanlara karşı duydukları korkudan kaynaklandığını düşünmektedir. Said Nursi şöyle der: "Benim hakkımda, müstesna bir surette, pek ziyade ehl-i dünya tevehhüm edip âdetâ korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyasî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medar olmayan …bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler."21

Bu, Said Nursi'nin kendi vicdanına zıt bir harekette bulunduğu ya da kabul etmediği bir emre itaat ettiği anlamına gelmemektedir. Said Nursi şöyle der: "…bir kumandanın keyfî kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen taraftar değiliz. Ve şahsımız itibarıyla amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene işkenceli esaretimde eşedd-i zulüm şahsıma edildiği halde siyasete karışmadık, idareye ilişmedik, âsâyişi bozmadık. Yüz binler Nur arkadaşım varken, âsâyişe dokunacak hiç bir vukuatımız kaydedilmedi."22 Binlerce Amerikalı dostumuzun kanun ve adalet dışı kabul ettikleri bir savaşı protesto etmek için sivil itaatsizlik, pasif ve şiddetsiz başkaldırı sergiledikleri böyle bir tarihte, Said Nursi'nin bu örneği oldukça uygundur. Said Nursi kendi hayatında da sergilediği gibi, barış yalnızca otoritenin verdiği emirlere itaat ederek elde edilemez. Hem başta Allah'ın iradesine bağlı olan inanan dindar insanlar olarak, hem de hukukun gücüne ve sivil topluma bağlı olan düşünen vatandaşlar olarak, genelde haklı ama bazen derin bir hata içinde bulunan otoritelere eleştirel yaklaşım, barışa ulaşabilmek için temel şarttır.

Son olarak değineceğim nokta Said Nursi'nin üzerinden tekrar tekrar geçtiği bir noktadır. Bu da, uzun süreli bir barış için gerçek manada bir musalahanın gerekliliğidir. Birisi diğerine haksızlık ettiğinde, bir millet diğerine karşı çatışma çıkardığında, sonuç; korku, öfke ve endişedir. Çatışma çıkaran tarafta, bir suçluluk duygusu ve kendini haklı çıkarma arzusu vardır. Televizyon, gazeteler ve bilimsel yayın organları gibi medya unsurları bir hükümetin politikalarını ve hareketlerini kabul edilebilir göstermek ve kamuoyunu şekillendirmek için kullanılır, ancak başkalarıyla çatışma ve şiddetin özünde genellikle insanın açgözlülüğü ve bencilliği yatmaktadır. Said Nursi şöyle der: "Bunun tek bir çaresi var: O da Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktizâ ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musâlâha etmektir."23

Bu, kişilerin ve milletlerin işlediği kötülüklerin genelde değmeyen nedenler tarafından harekete geçirildiğinin bir kabulünü, dürüstlüğü gerektirir. "Üç günden fazla, bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor diye belirterek, Said Nursi bir musalaha olmadığı takdirde, her iki tarafın da korku ve intikam sancısı ile ızdırap çekeceğini öğretir. Bu nedenle, Said Nursi'nin düşüncesinde, hakiki bir musalaha olmadığı müddetçe gerçek bir barış olmayacaktır.

Bir musalaha olmadığı takdirde, insani ilişkilerde açılan yaralar mikrop kapar, derinleşir ve dargınlığa inkılab eder. İhtilaf ihtilafı doğurur, şiddet daha fazla şiddete yol açar ve çatışma hali sonsuza dek sürer. Bu iç içe giren şiddet tepkileri ile ters tepkilerin döngüsünden tek çıkış yolu musalahadır. Musalaha, askeri güçlerin asla ulaşamayacağı bir şekilde, birinin diğerine karşı yaptığı hatalardan kaynaklanan şüphe ve dargınlığı tedavi eder. Said Nursi'nin dediği gibi; "O cüz'î musîbet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktüle her vakit duâ etse, o halde, her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır."24

Beşeri münasebetlerde büyük gerginlik yaşadığımız şu vakitte, Risale-i Nur'un mantıklı tavsiyelerine özellikle ulus liderlerinin kulak vermesi için, insanlık adına adil ve kalıcı bir barış arayışındaki dünya insanları olarak Allah'a inanan her birimiz dua edelim.

 
 
 

Gazze’de ölü sayısı bin 200′e dayandı

Gazze’de ölü sayısı bin 200′e dayandıAteşkes görüşmeleri sürerken İsrail sadece akşam saatlerinde 15 Flistinli’yi ölürken bugün ölen Filistinli sayısı 30′ugeçti.

Gazze’de ateşkes sağlanması için çabalar sürerken, İsrail ordusunun Gazze’deki saldırıları hız kesmedi. Akşam saatlerinde, Gazze’nin, İsrail’le sınır yakınlarındaki mahallesi Secaiye’de, yas çadırının kurulduğu bir eve açılan tank ateşinde 10 kişi, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde bombalanan bir evde ise 4 kişi hayatını kaybetti.

Gazze Şeridi’nin kuzeyinde, Cebaliye’de bombalanan evin bir doktora ait olduğu ve doktorun, daha önce Tel Aviv’deki Tel Haşomer hastanesinde çalıştıği bildirildi. Saldırıda doktor yaralanırken, kardeşi ile 3 kızı hayatını kaybetti. Doktor ile yaralananların tedavi için İsrail’e gönderildikleri ifade edildi.

Yine Gazze’nin kuzeyinde, Saftavi mahallesinde hedef alınan bir diğer evde de ölü ve yaralılar olduğu belirtilmesine rağmen, kesin bilgi alınamadı.

Öğleden sonra, Gazze Şeridi’nin orta kesimlerindeki El Bureyc kampında bir evin bombalanmasında ise bir kadın ile 5 çocuğu öldü. Saldırıda Betran El Manal (30) ile yaşları 7 ila 12 arasında değişen çocuklarının tümü hayatını kaybederken, baba ağır yaralandı.

Gazze Şeridi’nin güneyinde, El Facari bölgesinde, motosikleti ile giden bir başka Filistinli de pilotsuz uçaklardan atılan bir füze ile yaşamını kaybederken, 6 Filistinli yaralandı.

Yine Refah’ta füze saldırısında bir ailenin 3 ferdi öldü, 4 kişi de yaralandı.

Bölgenin kuzeyinde Cebaliye’de, Filistin Bank’ın yakınında bir grup çocuğun bulunduğu alana atılan bomba ile 6 yaşında bir kız çocuğu ve diğer iki Filistinli de hayatını kaybetti.

Gazze’de öğle saatlerinde El Ehli hastanesi yakınında vurulan bir araçta da 2 kişi öldü, bir kişi ağır yaralandı.

Bölgede sadece bugünkü saldırılarda 30′dan fazla kişinin öldüğü belirtilirken, ölü sayının 1169′a çıktığı, bunların 370′inin çocuk, 85′inin kadın olduğu kaydedildi. Yaralı sayısı ise 1750’si çocuk olmak üzere, 5100′ü aştı.

“İRAN TİMİ” YOK EDİLDİ

Öte yandan, Haaretz gazetesinin Filistinli kaynaklara dayanarak verdiği habere göre, Hamas’ın askeri kanadından “İran Timi” olarak adlandırılan ve İran Devrim Muhafızları tarafından eğitildikleri öne sürülen bir grup yok edildi. Aynı kaynaklar, grup elemanlarından çoğunun, Gazze kentinin Zeytun mahallesinde, İsrail askerleri ile çatışmalarda öldürüldüklerini bildirdi. İran’da eğitim gören grubun yaklaşık 100 kişi olduğu, bunların İran’da ve Hizbullah’ın Bekaa Vadisi’ndeki kamplarında eğitim aldıkları ifade edildi.

Gazze Şeridi’nden çıktıktan sonra, güneydeki tünellerden veya Mısır’ın nadiren kapıları açtığı sırada bölgeye yeniden giriş yaptıkları belirtilen grup üyelerinin, patlayıcılar, tanksavarlar ve daha bir çok askeri alanda eğitim almış oldukları da kaydedildi.

İSRAİL KABİNESİ YARIN ATEŞKESİ GÖRÜŞECEK

Öte yandan, İsrail güvenlik kabinesi yarın toplanarak, Gazze Şeridi’nde tek taraflı olarak bir ateşkes konusunu değerlendirecek.

Başbakanlıktan yapılan açıklamaya göre, Mısır İstihbaratı Başkanı Ömer Süleyman ile Kahire’de yapılan görüşmelerde önemli gelişme sağlandı. Başbakan Ehud Olmert ile Savunma Bakanı Ehud Barak’ın, önerilen taslak ateşkes anlaşması üzerinde hafta sonu değerlendirmelerde bulunacakları ve ardından güvenlik kabinesinin yarın akşam toplanarak, ateşkesin kabul edilip edilmemesini oylayacağı belirtildi.

Ateşkes kararının alınması halinde, bunun, Hamas’la bir anlaşmaya varılmaksızın, ABD’nin ve Mısır’ın silah kaçakçılığının önlenmesi yolunda verdiği destekten hareketle Gazze şeridi’ndeki harekatın sona erdirilmesi anlamına geleceği belirtiliyor.

AA

 
 
 

TANRI İLE GÜREŞEN MİLLET!!!



window.google_render_ad();
 "İsrâil"  kelimesi İbranice kökenli bir kelime olup gerçek anlamı, günümüzde kullandığımız "Allah’ın kulu"  anlamına gelen "Abdullah" ile hemen hemen aynı anlama gelmektedir. Kur’an-ı Kerimde ise İsrâil ile kastedilen "Yakup"  Peygamberdir. Tahrif edilmiş, aslı değiştirilmiş Tevrat’ta ki anlamı ise bambaşkadır. Yaratıcıya olan nefretleri, itaatsizlikleri ve alaycı ifadeleri burada da ön plana çıkmıştır. Onlara göre bu lakap ( İsrâil )    "Tanrı Yehova ile başa baş güreştiği ve bu güreşte tanrıyı yendiğinden dolayı" bizzat yaratıcı tarafından Yakub’a verilmiştir.

TANRI İLE GÜREŞEN MİLLET!!!
“ Ne yahudiler ne de hıristiyanlar, sen onların dinlerine tabi olmadıkça asla senden razı olmazlar. “  Bakara Suresi 120

“ İsrâil “  kelimesi İbranice kökenli bir kelime olup gerçek anlamı, günümüzde kullandığımız “ Allah’ın kulu “ anlamına gelen “ Abdullah “ ile hemen hemen aynı anlama gelmektedir. Kur’an-ı Kerimde ise İsrâil ile kastedilen “ Yakup “  Peygamberdir. Tahrif edilmiş, aslı değiştirilmiş Tevrat’ta ki anlamı ise bambaşkadır. Yaratıcıya olan nefretleri, itaatsizlikleri ve alaycı ifadeleri burada da ön plana çıkmıştır. Onlara göre bu lakap ( İsrâil )    “ Tanrı Yehova ile başa baş güreştiği ve bu güreşte tanrıyı yendiğinden dolayı “ bizzat yaratıcı tarafından Yakub’a verilmiştir.

   Yani Yahudiler o kadar üstün ve güçlü bir millettir ki tanrı bile onlarla başa çıkamamış, bu yenilgi sonucunda atalarına bu ünvanı vermek zorunda kalmıştır.

    Bir önceki yazımda Kur’an – ı Kerim’de Yüce Allah’ın İsrâiloğullarına verdiği nimetlerden ve buna karşılık olarak İsrâiloğullarının şükür yerine nankörlüğü, tevazu yerine kibiri,  saygı yerine ukalalığı ve itaat yerine isyanı seçtiklerinden bahsetmiştim.

    Onların bu kendilerini beğenmişliklerine, “ dünya benim etrafımda dönüyor “ tarzındaki yaklaşımlarına yine Kur’an’dan şöyle bir örnek verebiliriz:

İsrâiloğullarının kibiri ve ukalalığı o derece ileridedir ki; Mısır’dan çıktıkları zaman Allah Teâlâ kendilerine Kudüs’e girmelerini, hayatlarını orada sürdürmelerini emretmiştir. Fakat orada yaşayan zalim bir kavim olan Amelikler’den korktukları için girmeye cesaret edememişler ve Hz. Musa’ ya   " Onlar orada oldukları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada kalacağız." (Maide Suresi, 24) deme cüretini gösterebilmişlerdir. Çölde geçen kırk yıllık rezil bir hayattan sonra Allahın nimetiyle, yardımıyla Kudüs’e girmişlerdir. Ama Allah’ın kendilerinden tek bir isteği vardır: O da şehire girerken yaptıkları hatalardan dolayı özür dilemeleri, Kuranı Kerimde ki ifadeyle  “ Hıddaten “ (hatalarımızı, günahlarımızı bağışla, affet bizi  ) demeleridir.

    Fakat bunca büyük nimete karşı yine içlerine işleyen alçak karakterleri üstün gelmiş, her zaman olduğu gibi nankörlük yolunu seçmişlerdir. Ağızdan bir çırpıda çıkıverecek olan bir af kelimesini dahi söyleyememişler, onu başka bir kelimeyle değiştirmişler ve Allah tarafından “ zalimler “ diye nitelendirilmişlerdir.

    Peki, Yakup Peygamberden günümüze kadar devam ede gelen, dünyanın başına bela olan, temelleri terör üzerine, masum insanların kanları üzerine kurulu olan bu İsrâil tehlikesi dünyanın sonuna kadar hep böyle mi devam edecek? Bir güç ya da bir devlet bunları engelleyemeyecek mi? Ya da biz Müslümanlar, hiçbir şey yapmadan her zaman olduğu gibi yine başlarımızı göğe çevirip, oradan gelecek olan ilahi bir yardım, bir mucize beklemeye mi devam edeceğiz?

     İsrâ suresinin 4 ile 7. ayetleri arasını okuduğumuz zaman, aslında İsrâil’in sonunun geleceği günlerin çok da uzak olmadığını görmekteyiz. Bu ayetler de Allah, İsrâiloğulları’nın yeryüzünde iki kez bozgunculuk yapacaklarını, büyük bir kibire kapılacaklarını bildiriyor. İlk bozgunun sonucunda kendilerinin cezalandırıldığını ve yurtlarının yakılıp yıkıldığını, düşmanlarının evlerinin arasına kadar sokulduklarını söylüyor.  

    Bu dibe vuruştan sonra Allah’ın tekrar kendilerine nimet verdiğini, onları mal ve çocuklarla desteklediğini, sayılarının iyice arttığını ve yeryüzünü ikinci kez fesada uğratacaklarını, orada tekrar bozgunculuk yapacaklarını söylüyor. Fakat bu son bozgunları olacak Kur’an’a göre… Çünkü Allah bunların başlarına yüzlerini kara eden, kan döken, girdikleri şehirleri darmadağın eden düşmanlar musallat edeceğini bildirmektedir:

“ İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz. İkinci bozgunculuğun zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide (Beyt-i Makdis'e) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik.)” ( İsra Suresi 7. Ayet )

Peygamberimizde hadislerinde “ Müslümanlar Yahudilerle savaşıp onları öldürmedikçe kıyamet kopmayacaktır. “  buyurmaktadır.

Tüm bunlardan anlıyoruz ki; bugün kanlı gözyaşı dökülen, yakılıp yıkılan, çocuk ağlamalarının ezanlara karıştığı Kudüs şehri, çok yakında ülkelerini taş ve sapanla savunmak zorunda kalan Filistinli çocukların zafer nidaları içinde olacaktır. Sapan taşının, uçak bombalarına galip geleceği günler çok yakındır. Şüphesiz ki  Allah, bizimledir.

NOT ETTİKLERİM:  İzak Şamir’e ( İsrail Eski Başbakanı ) derler ki, “ Kur’an’ın İsrâ Suresi’nde İsrâiloğullarının uğrayacağı feci akibet haber veriliyor. Biliyor musun? ”
Şamir “ evet ” der ve ekler:
-    Ama ne siz o Müslümanlarısınız, ne de henüz biz o Yahudileriz!   by lazko

Etiketler :filistin , hamas , israil , kahrolsun israil
,.
10 Ocak 2009
23:25
Yorumlar :0
0 fav