| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Türkiyenin En Bilgi Verici Dini Sitesine hosgeldiniz,Dini Bilgiler ,dini makaleler // namazvebiz.bloggum.com

Dini konu ve ilahiler dini videolar ibretlik görüntüler,din,fıkıh,hadis,ibadet,ibretlik olaylar,ilmihal,islam,islam kent,islami site,islami sohbet,islamiyet,kuran,namaz,oruc,oruç,sünnet,tefsir,zekat

4 "resimler" etiketi kullanan gönderi "resimler" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar
 

Risale-i Nur'da Savaş

Modern çağın özellikle talihsiz bir vaktinde bu panelde1 bir araya gelmiş bulunuyoruz. Barış hakkında konuştuğumuz şu anda bile, hemen yanı başımızdaki Irak üzerine bombalar yağmakta, masum insanlar katledilmekte ve sakat kalmakta, evleri yıkılmakta ve hayatları param parça edilmektedir. Uluslararası hukuk kuralları ihlal edilmekte, II. Dünya Savaşından sonra dünya barışı ve dostluğunu tesis etmek için kurulan Birleşmiş Milletler görmezlikten gelinmektedir. Sivil toplumun ilerlemesi çok ciddi bir darbe almış ve insanoğlu barbarlık devrine doğru büyük bir geri adım atmıştır. Şu anda, kuvvetlinin haklı olduğu orman kanunları, ilahi bir şekilde ortaya konulan kardeşlik, insan kıymeti, ahlak ve barış değerlerine üstün gelmektedir.

Bu nedenden dolayı, yirminci asırda savaşın manasını ve barışa giden yolu anlamamızda olumlu yönde katkıları bulunan bir insanın düşüncelerini incelemek üzere bir araya gelmemiz uygun olmuştur. Said Nursi, savaş ve barış hakkındaki yazılarını fildişi kulesinde oturup da yazmamıştır. Kendisi bizzat her iki dünya savaşının dehşetini yaşamıştır. Eski Said I. Dünya Savaşında aktif görev almış, Rus istilasına karşı vatan müdafaasında Kafkasya'da milis alaylarını yönetmiş ve kendisi bu yüzden savaş madalyası ile taltif edilmiştir. Top gülleleri arasında siperlere sığınmayı reddedip at üstünde kalarak cesaretini göstermiştir. Savaşın ortasında, yanındaki katibe Kur'an tefsiri yazdırarak sahip olduğu imanı göstermiştir.2 Daha sonra esir düşerek Rusya'nın uzak yerlerine sürgün edilmiştir.

Otuz yıl sonra, Said Nursi II. Dünya Savaşını yaşamıştır. Bu esnada, Yeni Said manevi iklimlerde bir seyahat yaşamış, etrafında cereyan eden dünyevi hadiseler onun dikkatini dağıtamamıştır. Bu devirde günlerini ve aylarını Kur'an'ı incelemeye adamış ve şöyle demiştir: "Ben dört senedir, bu harbin ne safahatını ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, Bu kudsî sûrenin, daha ne kadar bu asra ve bu harbe işareti var? Diye, daha onun kapısını çalmadım."3 Bediüzzaman'ın aktif kişiliğinden mütefekkir bir Kur'an tilmizine inkılabı, bu konuda benden çok daha bilgili insanlar tarafından incelenmiştir; ancak sanıyorum savaş tecrübelerinin onun inkılabı üzerindeki büyük tesirini hiç kimse inkar etmeyecektir.

Risale-i Nur'dan açıkça anlaşılacağı üzere, kah Rusya'nın uzak bir köşesinde savaş esiri olan kah kendi öz vatanında hapse maruz kalan Said Nursi'nin, savaşı ve uzun süren hapisleri bizzat kendisinin tecrübe etmesi, onun karakterinin ve dini vizyonunun gelişmesinde etkili olmuştur. Risale-i Nur'da birçok yerde işaret edildiği gibi onun savaş esiri olduğu ve hapse maruz kaldığı yerler kendisi için bir "Medrese-i Yusufiye" olmuştur. Bu mekanlarda dünyayı terk eylemiş, vaktini kesinlikle boşa geçirmemiş, manevi faydalar ve güzel neticeler elde etmiştir.4

Lem'alar adlı kitaptaki güzel bir paragrafta, Said Nursi onun manevi gelişimine meydan veren hadiseleri şöyle anlatır:

"Harb-i Umumîde, esaretle, Rusya'nın şark-ı şimalîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir camii, meşhur Volga Nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga Nehrinin kenarındaki küçük camiye aldılar. Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahar da yakın. O şimal kıtasının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehrinin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır."5

Ölümle yüz yüze gelişi ve savaşta çektiği sıkıntılar da Said Nursi'nin dini hakikatleri anlayışında etkili olmuştur. Şehitlerin ve diğerlerinin berzah aleminden nasıl istifade ettiklerini belirttiği yazısında yeğeni Ubeyd'in ölümünü şöyle anlatır: "Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte'l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus'un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış."6 Nursi, sonuç olarak bu cüz'i rüyanın gerçek iman sahipleri için, ölümden sonra hayat olduğu hakikatine tam bir kanaat verdiğini ifade etmektedir.

İnanan insanlar her ne kadar savaşın insanlıktan uzak gerçeklerinden önemli dersler çıkarsa da, kendini Allah için adayan bir insan savaşın kötü sebeplerine ve çirkin sonuçlarına gözlerini kapayamaz. Said Nursi'ye göre insanlar ve hükümetler I. Dünya Savaşından ders almamış ve bu umursamazlık onları daha büyük ikinci bir savaşa götürmüştür.7 Said Nursi'nin görüşleri "Tarihteki hatalardan ders almayı reddedenler, onları tekrar etmeye mahkumdur" atasözünü doğrular gibi gözükmektedir. Nursi, II. Dünya Savaşını "küre-i arzı herc ü merce getiren"8 ve umumi "açlık ve tahribat ve israfat"9 meydana getiren bir hadise olarak dile getirmiştir. Savaşın sebep olduğu bu umumi acının sorumluları da, Nursi'nin görüşüne göre, siyasiler ve medya idi.

Kur'an'da düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden bahseden Felak Suresi'nin 4. ayetinin tefsirinde, Said Nursi bu bölümü savaş taraftarı siyasilerin ve onların kontrolündeki haber medyasının, kendilerine hizmet eden propagandaları ve diplomatik entrikaları ile ilişkilendirmiştir. Onun belirttiğine göre, insanoğlunu geri götüren ve insanlığın ilerlemesini durduran I. Dünya Savaşının sorumluları da yine böyle politikacılar ve medya patronları idi. Onun ifadeleriyle; "…siyasî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyâne mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek [mealen-düğümlere üfleyen büyücüler]'in tam mânasına tetâbuk eder."10 Maalesef, liderler I. Dünya Savaşından ders almamış ve bencillik, ırkçılık, acımasız gaddarlık, askeri diktatörlükler, zulüm ve aşırı milliyetçilik11 ile mukabele etmişlerdir. Bütün bunlar da II. Dünya Savaşı için "hırs ve haset"12 şeklinde ortaya çıkan insan ihanetine zemin hazırlamıştır.

Bir nesilden diğerine aktarılan ve tekrar tekrar yaşanan yıkım, korku, öfke ve umutsuzluk. Peki, bir savaşın diğer bir savaşın bahanelerini ve nedenlerini hazırladığı bu fasid daireden kurtuluş yolu nedir? Said Nursi bu cevaplaması zor suale "Leyle-i Kadirde İhtar Edilen Bir Mesele-i Mühimme"de cevap verir. Yanlışlıkların, öfke ve intikam arzusunun zincirini keskin bir kılıç gibi kesecek olan; insanlığı kendine ve başkalarına zarar verecek davranışlardan alıkoyup onları insanlığın asıl gayesi olan hakiki baki bir hayata sevk eden yalnızca Kelamullah'tır. İnsanların, anlaşmazlıkları şiddet ve savaş ile çözme arzusuna Said Nursi'nin esaslı bir cevabı niteliğinde olduğundan, bu bölümü uzunca nakledeceğim:

"Nev-i beşer, bu son Harb-i Umuminin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile; ve birtek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan etmesiyle; ve mağlûpların dehşetli me'yusiyetleriyle; ve gàliplerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tâmir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla; ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantâziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidâdâtın ve mahiyet-i insaniyesinin umumi bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur'ân'ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyâset-i rûy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakiki sûreti görünmesiyle … fıtrat-ı beşerin hakiki sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak."13

İnsanoğlunun hakiki aradığı ve sevdiği baki hayatı Kelamullah'a uygun yaşayarak ulaşacağına kalbinin derinliklerinde duyduğu itminan sebebiyle, Said Nursi gelecekten ümitvardır. Savaşlar, siyasetin gerçek yüzünü, askeri gücün sınırlılığını, insan hayatının faniliğini gösterirler. Her şeye Kadir olan Allah insanların kendilerini bulaştırdıkları hilelerden daha kuvvetlidir; liderlerin ve yönetenlerin kalplerini aydınlatmaya ve değiştirmeye muktedirdir.

"Kàdir-i Külli Şey bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin; o vakit kendi kendine iş düzelir."14

Said Nursi, toplumdaki değişimlere etki edebilmek, insanoğlunun kendini aldatmasını ortadan kaldırabilmek için, Kelamullah'a uygun yaşamaya çalışan dindar insanların aşikar zaaflarına bakarak cesaretini kırmamıştır. Şiddet, kuvvet ve ekonomik kazanç güçleri, her ne kadar insancıl ve ilahi değerlere kıymet veren ve ona uygun yaşayan insanlara üstün geliyor gözükse de, uzun vadede üstün gelemeyeceklerdir. Çünkü onlar, her şeye Kadir olan Allah'ın iradesine muhalif bir şekilde hareket etmektedir. Bu nedenle, Said Nursi'nin savaş meselesi üzerine son sözü, nihai zaferin barış ve ilahi değerler uğrunda ayakta duranların olacağını doğrular mahiyettedir. Said Nursi şöyle der; "Tâ mahz ve halis çıksın mebadide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. "Âkıbetü'l-müttakîn" ona vurur bir darbe"15

 
 
 

KADINLARIN ŞAHİTLİĞİ

Kuran’la ilgili gelenekçilerin çarpıttığı konulardan biri de kadının şahitliği konusudur. Kuran kadın ile erkeğin şahitliğini bir tutar, hiçbir yerde bir erkeğin şahitliği iki kadına eşittir diye geçmez. Örneğin, zinanın tespitinde 4 şahit gerekir ve Kuran’da bu şahitler 4 kadın veya 2 erkek, 4 erkek veya 8 kadın gibi ifadeler kullanılmadan 4 şahit diye belirtilir. Yani herhangi 4 şahit işlevi görür, kadın erkek ayrımı yapılmaz. İstisnai, yanlış anlaşılan konu ise Bakara suresi 282. ayette, vadeli borçlanmalarla ilgili konuda geçer. Bu ayette borçların yazılması ve yazıcı ile şahitlerin bu görevden kaçmamaları geçer. Ayrıca ayetin sonunda yazıcıya ve şahitlere zarar verilmemesi gerektiği geçer. Görüldüğü gibi maddi menfaatlerin söz konusu olduğu bu konuda şahitlik insanların kaçındığı bir görevdir. Allah da bu kaçınılan görevi erkeklere yükleyip, iki erkek şahit bulunmasını söyler. Dikkat edin ayette iki erkek veya dört kadın şahit bulun diye geçmez, direkt iki erkek şahit bulunulması geçer. Böylece ticaretle daha az uğraşan ve baskılara karşı daha hassas olan kadın bu kaçınılan vazifeden korunur. Eğer iki erkek bulunamaz ve bir erkek bulunursa o zaman bir erkek ve iki kadın bulunması gerekir. Böylece hem şahit sorunu çözülür, hem olumsuz bir durumun ortaya çıkışı ihtimalinde bir erkekle bir kadının karşı karşıya kalması önlenip kadın korunur. Ortaya borcun miktarı konusunda bir yanlış anlama çıktığını düşünelim. İki şahidin farklı şahitliği durumunda kadın, erkekle karşı karşıya kalacak ve iki taraftan birinin yalancı olduğunun kesin olduğu bir ortamda yoğun stres ve baskı altında kalacaktır. Oysa bir erkek, iki kadın şahitle şahit sayısı üçe çıkacağı ve böylece mesuliyet dağılacağı için şahitlikteki stres azalacak ve baskı yapmak isteyen art niyetli kimselerin bu sefer iki kişiden birini değil, üç kişiden ikisini kandırmaları gerektiği için işleri zorlaşacaktır. Kadınların baskılardan korunmasını sağlayan bu uygulamayı anlamayanlar; kadını baskılardan koruyup, kaçınıldığı belirtilen bir mesuliyeti erkeğe yükleyen bu ayeti anlamayarak, bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir diyerek Kuran’ı çarpıtmışlar ve evvelki uydurma izahlarından kaynaklanan bakış açılarını bu alana da sokmuşlardır. Oysa bu ayet dışında Kuran’da geçen diğer şahitliklerde kadın, erkek ayrımı yoktur. Eğer böyle bir ayrım olsa Allah bunu ya her şahitlikle ilgili ayette belirtir, ya da bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir diye genel bir hüküm koyardı. Böyle bir hükmün olmaması böyle bir durumun da olmadığını gösterir. Ticaretle tarihin her döneminde daha az alakalı olan kadın, ticaretle alakasının azlığı veya baskıya uğraması sonucu doğru şahitlikten saparsa diğer kadının hatırlatması sonucu bu zorluğu aşabilir ve mesuliyeti paylaşıp mesuliyetini azaltır. Ayette “Yazana da, şahitlik edene de zarar vermeyin. Yapacak olursanız doğru yoldan sapmış olursunuz.” şeklindeki ifadeyi şahide ve yazıcıya yapılan baskıyı ve bu bağlamda ayetin mantığını anlamak için gözönünde bulundurmamız gerekmektedir.
 
 
 

PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİKLERİ

PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİKLERİ

Peygamberimiz’in birçok hanımla evlenmesine ve bunlarla ilgili anlatılan hikayelere gelince; Kuran’da Peygamberimiz’in hiçbir hanımının ismi geçmez. Peygamber’in 9 yaşında bir kızla evlendiği de Kuran’da değil, uydurmalarla dolu hadislerde geçer. Peygamberimiz’in hanımlarıyla ilgili anlatılanların %99’u hadis kaynaklıdır. Yani bu hikayeler doğru veya yanlış olsalar da güvenilir değillerdir. Peygamberimiz’in uygunsuz bir şey yapmayacağı apaçık ortadadır. Kuran’da Peygamber’imiz için “Bundan sonra güzellikleri ne kadar hoşuna gitse de evlenmen sana helal olmaz.” (33 Ahzab Suresi 52) diye yasak getiren ayet bulunmaktadır. Bu ayet inmeden önce diğer inananlar için helal olan her şey, Peygamber için de helaldi. Bu ayetle diğer insanlara getirilmeyen bir kısıtlama Peygamber’e getirilmiştir. Ahzab suresi 28. Ayette ise Peygamberin bir hanımı şayet ondan boşanmak isterse, boşanmanın maddi bedelini karşılayıp boşaması söylenir. Yani diğer hanımlar gibi, Peygamber’in hanımları da kendi gönül rızalarıyla evlenmişlerdir ve istedikleri an nafaka alıp boşanabilmektedirler. Kendi döneminin şartları, kendi kısmeti ölçüsünde, Kuran’a ters düşmeden, Peygamber de evlilik yapabilir ve yapmıştır. Bizi alakadar eden her bilgi Kuran’da mevcuttur. Bunun dışındakilerle din adına uğraşmak abesle iştigaldir. Peygamberimiz’in elçi sıfatıyla bize getirdiği Kuran, dinimizi oluşturur. Uydurma hadislerin de karıştığı kesin olan Peygamberimiz’in özel hayatıysa ancak o dönemde ve o dönemin şartlarında yaşayarak değerlendirilebilir. Günümüzde hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu belli olmayan hadislerle Peygamber’in özel hayatı hakkında tartışmaya imkan yoktur. Hadis uydurmacılığının bıraktığı kötü miraslardan biri de bu gereksiz tartışmadır. Kuran’a dönüş, diğer hastalıkları tedavi ettiği gibi bu yarayı da kapayacaktır.
 
 
 

Ahirete İman

“Son” ve “Sonra Olan” anlamında Arapça bir kelime olan “Ahiret”, “Ahir” kelimesinin müennes (dişi) şeklidir. Lügatte “Evvel” kelimesinin zıddı olarak kullanılır. İslAm literatüründe bu kelime “Öbür Dünya” manasında kullanılmıştır. Dünya,canlıların yaşadığı evvelki Alem, ahiret ise son Alemdir. Bu kelimeler bazen “dAr=yurt” kelimesiyle birlikte kullanılır (el-Ankebut, 29/64), DAr-ı Dünya ve DAr-ı Ahiret gibi. Bazen de tek başına kullanılır (el-Bakara, 2/220). Dünya, yakın ikamet yeri; Ahiret, son ikamet mahallidir.

Allah’u TeAlA, içinde yaşadığımız bu Dünya’yı ve üzerindeki bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün dünya ve dünyadaki bütün insanlar, canlı ve cansız varlıklar yok olacaktır. Dağlar, taşlar, yerler, gökler parçalanacak (el-Karia, 101/4-5), Allah’tan başka tüm Alem son bulacaktır (er-Rahman, 55/27). Bu hAdiselerin meydana geldiği günü Kur’an, “zelzele saati” (el-Hacc, 22/2) ve “Kıyamet Günü”* (el-KıyAme, 75/-1) diye adlandırır. Kıyamet Günü’nden sonra Allah’ın takdir ettiği bir zamanda insanlar yeniden hayat bularak kabirlerinden kaldırılacak ve “Mahşer”* denilen düz bir sahada (el-Hicr, 15/25), hesabı süratle gören Allah’ın (Ali İmrAn, 3/19) huzurunda, dünyada yaptıklarının hesabını (el-Hakka, 69/19, 37) vermek üzere toplanacaklardır (el-Casiye, 45/26). Hesapların görülmesinden sonra bir kısım insanlar iyilikleri nedeniyle Cennet’e, diğerleri ise, inkAr ve kötülükleri nedeniyle Cehennem’e gideceklerdir.

İşte bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren, bitmez tükenmez bir halde devam edecek olan Aleme “Ahiret Alemi” denir.

Bütün semAvi dinlerde olduğu gibi en son ve en mükemmel din (el-MAide, 5/3) olan İslAm’a göre, meydana geleceği ayet (el-Bakara, 2/4) ve hadisle (Tecrüd-i Sarih, 47 nolu hadis) ve bütün ümmetin fikir birliği ile kesin olan ahiret gününe inanmak, imanın şartı olarak farzdır.

Ahiret Günü denilince;

1- Bu Alemin hepsinin yok olması ve hayatın tamamıyla sona ermesi.

2- Ahiret hayatının başlaması.

Ahiret hAdiseleri denilince de;

a) Canlılar için ahiret hayatının mukaddimesi olan ölüm, berzah Alemi *, kabir hayatı.

b) Sura üfürülmesi ve herkesin tekrar dirilerek kabirlerden kalkıp mahşer* meydanında toplanması.

c) Dünya’da iyilik veya kötülük cinsinden yapılan işlerin kaydedildiği amel defterinin sahiplerine okutulması.

d) İyilik ve kötülüklerin tartıldığı mizan* (terazi)’nin kurulup amellerin tartılması.

e) Bütün insanların üzerinden geçmeleri mecburü olan Sırat* köprüsünden geçiş.

f) İmanlı ve ameli iyi olanların gideceği Cennet*

g) İmansız ve ameli kötü olanların gideceği Cehennem*

i) Peygamberimizin, seçkin müminlerle başında bulunduğu Kevser Havzı*

h) Peygamberimizin müminlere şefaati, gibi hadiseler hatıra gelir. İşte bütün bunlar, Ahirete iman konusu içinde ele alınması gereken konulardır. Kesin nasslarla sabit olan bu hususlara inanmak, imanın şartlarındandır. Bunlardan birini inkAr ise, ahireti inkAr demektir.

Kur’an, Ahiret Alemini ayrıca “Din Günü ” (el-Fatiha, I/3) ve “Gayb Alemi” (el-Bakara, 2/3) olarak isimlendirir .

Gözden kaybolan şeye gayb dendiği gibi, duyularla idrak edilemeyen, insan bilgisi dışında kalan şeye de gayb denir. Bir şeyin gayb olması Allah’a göre değil, insanlara göredir. Çünkü Allah’tan gizli kalan hiçbir şey olamaz. O, gayb ve şehAdet Alemini bilir (el-Haşr, 59/22). Kur’an’a göre varlıklar iki kısımdır: Gayb Alemini meydana getiren; görülmeyen ve idrak edilemeyen varlıklar ve şehAdet Alemini meydana getiren; görülüp, idrak edilen varlıklar. Gayb Alemine ait varlıklar da iki kısımdır:

1- Bir kısmının delili yoktur. Varlığını ancak Allah bilir, duyularla idraki mümkün değildir. “Gaybın anahtarları Onun yanındadır, onları Ondan başkası bilemez.” (el-En’Am, 6/59)

2- Bir kısım varlıklar da idrak edilemez ancak varlıkları delillerle anlaşılabilir. Allah’ın sıfatları, Ahiret, Cennet, Cehennem ve Melekler gibi. Bu tür gayb haberleri peygamberlere vahiy yoluyla bildirilir. Onlar da ümmetlerine bildirirler. Müminler, kendilerine vahiy yoluyla bildirilen ‘gayb’a ait haberlere inanmak mecburiyetindedirler. Mümin zaten inanan insan demektir. Bu haberlere inanmamak ise küfürdür. Ahiret de gayb haberlerinden olup inanılması zaruri olan vahye dayalı bir haberdir.

Hayatının başlangıç ve sonu olmayan ancak Allah’tır. Bu Alemin de bir gün yok olacağı muhakkaktır. Sonradan meydana geldiği bilinen bu Alem üzerindeki değişiklikler, zamanla insan, hayvan, bitkiler ve bütün varlıkların ölmesi ve yok olması, depremler vs. bu Alemin tamamının bir gün yok olacağının delilleridir. Bu tür hAdiseler insan iradesinin ve gücünün dışında olan hAdiselerdir.

Başlangıcı itibariyle yoktan var olduğunu kabul ettiğimiz bu Alemin, yok olduktan sonra tekrar yaratılması akla aykırı değildir. Çünkü onu yoktan yaratan Allah, onu helAk ettikten sonra tekrar yaratmaya elbette kadirdir. İnsan da öldükten sonra tekrar, Allah’ın izniyle dirilecektir.

Kur’an’da tekrar dirilmeye dair pek çok ayet vardır:

“Mahlukatı ilkin yaratıp, sonra (kıyamette) onu diriltecek olan O’dur, ki bu (öldükten sonra diriltme, ilk yaratıştan) O’na daha kolaydır…” (er-Rum, 30/27). “Ey Resulüm, de ki: Onları ilk defa yaratan diriltir ve O, her yaratılanı hakkıyla bilir. ” (YAsin, 36/79). Bu ayetler, mahlukAtı ilk yaratanın, onları tekrar dirilteceğini ifade etmektedir.

İnsanların, hayvanların ve diğer canlıların uyumaları ve tekrar uyanmaları, öldükten sonra dirilmeye bir benzetmedir: “Odur ki geceleyin sizi öldürür (gibi uyutur), gündüzün ne işlediğinizi bilir; sonra belirlenmiş süre geçirilip tamamlansın diye gündüzün sizi diriltir. Sonra dönüşünüz O’na dır; sonra (O, dünyada) yaptıklarınızı size haber verecektir.” (el-En’Am, 6/60).

Kur’an-ı Kerim , kuraklık ve mevsim nedeniyle ölü hale gelen ve hayatı tamamen sönen toprağın, yağmurla veya sulanarak eski haline dönüşünü ve bereketlenmesini de, öldükten sonra dirilmeye delil göstererek şöyle buyuruyor: “O’nun ayetlerinden biri de (şudur): Sen, toprağı, boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titretir ve kabarır. Onu dirilten (Allah), elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.” (Fussilet, 41/39).

El-Hacc, 22/5-6 ayetinde öldükten sonra dirilme konusunda şüphede olanların dikkatlerini, yaratılışlarının safhalarına çekerek, bu ifAdelerin altında tekrar diriltilmenin imkAnını ortaya koymaktadır.

Alemlerin yaratılışı, insanların yeniden dirilmelerine delil gösterilir:

“Elbette gökleri ve yeri yaratmak, insanları (öldükten sonra) yaratmaktan daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler. “(el-Mümin, 40/57; en-NaziAt, 79/27, 33; YAsin, 36/79, 81).

İnsanın boşuna yaratılmadığını (el-Müminun, 23/115); başıboş terkedilmediğini, (el-KıyAme, 75/36) her nefsin ölümü tadacağını, inanan ve iyi amellerde bulunan kişilerin mükAfatlandırılması ve kAfirlerin de cezalandırılması için tekrar diriltileceklerini bildiren (Ali İmrAn, 3/185; Yunus, 10/4; el-Leyl, 92/4, 11) ayetler de, ahiret hayatının birer delilidirler.

MahlukAtın, ölüp yok olduktan sonra tekrar dirilmelerindeki hikmet, mükelleflerin bu dünyada iradeleriyle kazandıklarının karşılığını görmeleridir. Çünkü bu dünya kazanç ve amel dünyasıdır. Öbür dünya ise, yapılanların karşılığının görüleceği yerdir (Ali İmrAn, 3/185) .

İnsanlar bu dünyada rızıklarında, işlerinde, ecellerinde, mutluluk ve mutsuzluklarında çok farklı bir yaşayış içindedirler. Kimi zalim, kimi mazlum, kimi iyi, kimi hasta, bir kısmı zengin, bir kısmı fakir, bir kısmı üstün, bir kısmı zelildir. Kimisi iyilik yapar, kimisi kötülük. Şayet ölüp de tekrar dirilmeyecek olsalardı, iyilik yapanlar mükAfat, kötülük yapanlar da ceza görmemiş olurlardı. Bu ise Allah’ın adAletine aykırı olurdu. Bundan dolayı Allah tekrar dirilmeyi ve cezayı yaratmıştır; “İnkAr edenler, kat’iyyen diriltilmeyeceklerini sandılar. De ki: “Hayır, Rabbim hakkı için mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allah’a göre kolaydır.” (et-Teğabun, 64/7, ayrıca en-Nahl, 16/30-40).

Ahirete iman, kAinatta meydana gelecek olan korkunç inkılAbın kesin olduğunu kabul etmektir. Bu dünya hayatı tamamıyla son bulup, başka bir hayat başlayacaktır. Bu Aleme iman, İslAm inancını meydana getiren altı esastan birisidir. Mümin, imanı ve Kur’an ahlAkı ile ahlAklanmasının neticesini ahirette göreceğine, Allah’ın lutfuna nAil olacağına yakünen inandığı için ölüm ve Ahiret hayatı, onu tedirgin etmezken; hayatını küfür ve isyanla, zulüm ve haksızlıkla geçiren kAfir, asü ve zalim ise ölümü ve ölümden sonraki ahiret hayatını istemez (el-Bakara, 2/95; Ali İmrAn, 3/56; el-İsrA, 17/10; ez-Zümer, 39/26, 45).

Hz. Ali ahireti inkAr eden birisine şöyle demişti: “Benim dediğim olursa sonunda sen zararlı çıkarsın. Fakat senin dediğin olursa, ben zararlı çıkmam. “

Ahiret inancı, insana ilerleme ve gelişme yolunda büyük bir güç kazandıran mükemmel bir inanç türüdür. CenAb-ı Hakk şöyle buyurur: “Her kim inanarak ahireti ister ve onun için gerektiği şekilde çalışırsa, onun emeği mükAfatla karşılanır.” (el-İsrA, 17/19). İnsan hayatı ile dünyanın varlığı, ancak sonunda bütün yapılanların sorgulanacağı bir ahiret hayatının olmasıyla bir anlam kazanır. Aksi takdirde hayatın ve dünyanın hiçbir anlamı olmadan insanın hayatına tam bir nihilizm hakim olacaktır. Bu da insanların büyük bir bunalıma ve ümitsizliğe sürüklenmesine yol açar. Ahirete iman insana sonsuzluğun yolunu açarken ölümü de en ince teferruatına kadar açıklayarak bir son olmadığını bildirmektedir. Ölüm yeni bir hayatın başlangıcı demektir. Ahiret inancıyla insanın bu dünyadaki hayatına bir anlam veriliyor. Ayrıca insanın yaşayışı da büyük bir disiplin altına alınmış oluyor. Zira ahirete iman insana büyük bir sorumluluk duygusu vermekte ve ilerde çekileceği büyük hesap gününe göre hayatını ve diğer insanlarla ilişkilerini sağlam bir karakter ve temele dayandırıyor. İnsan dünya hayatında yaptığı bütün amellerinin karşılığını o gün görecektir. “Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görecek ve kim zerre miktarı kötülük yaparsa karşılığını görecektir. ” (ZilzAl, 99/7-8). Böylece ahirete iman insana büyük bir ümid kaynağı olduğu gibi onu adAlete ve sonsuzluğa inandırır. Bu da adil, dürüst ve sağlam bir toplumun oluşmasını sağlar.

Kur’an, inanan ve inanmayanların ahiret hayatını özetle şöyle izah eder: “Sur’a birinci üfleme üflendiği, arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpıldığı (ve hepsi darmadağın) olduğu zaman, işte o gün o vak’a olmuştur. Gök yarılmıştır, o gün o, zayıflamış, sarkmıştır. Melekler de onun kenarlarındadır. O gün Rabb’ının tahtını (arşını), bunların da üstünde sekiz (melek) taşımaktadır. O gün (hesap için Allah’a) arz olunursunuz. Sizden hiçbir sır gizli kalmaz. Kitabı sağından verilen: “Alın kitabımı okuyun ” der, “Ben hesabımla karşılaşacağımı sezmiştim zaten. ” Artık o, memnun edici bir hayat içindedir. Yüksek bir bahçede, devşirmesi kolay (meyveleri yakın). ‘ ‘Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü (bugün) afiyetle yiyin, için. “

Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: “Keşke bana kitabım verilmeseydi. Şu hesabımı hiç görmemiş olsaydım. Keşke (ölüm işimi) bitirmiş olsaydı. Malım bana hiçbir fayda vermedi. Gücüm (saltanatım) benden yok olup gitti (hiçbir şeyim kalmadı). (Yüce Allah, Cehhenem’in muhafızlarına emreder): “Tutun onu, bağlayın onu, sonra Cehennem’e sallayın onu. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, yüce Allah’a inanmıyordu, yoksulu doyurmaya ön ayak olmuyordu. Bugün onun için candan bir dost yoktur. İrinden başka yiyecek yoktur. Onu (bile bile) hata işleyenden başkası yemez.” (el-Hakka 69/13-37).

Yukarda çizilen manzara inanan ve inanmayan kişinin ahiret hayatını veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. İnanan için müjde, inanmayan için korku kaynağı olan bu Alem, onu idrak eden her akıl sahibinin kendi dünyasını, fikir ve yaşayış biçimini, Allah’ın arzu ettiği biçimde intizama koymasına en büyük etkendir. Herkesin toplandığı ve kazandığı kendisine tastamam verildiği (Ali İmrAn, 3/25-30; el-CAsiye, 45/28; KAf, 50/44; et-TeğAbun, 64/9), kimsenin kimseden cezasına karşılık bir şey ödeyemediği (el-Bakara, 2/48, 123) ana, baba, evlAd, dost herkesin kendi başlarının derdine düşerek ve hak talep edilmesi endişesiyle birbirinden kaçtığı (Abese, 80/34-37), dünyada iken inanç ve amelleri nisbetinde bazı yüzlerin ak, bazı yüzlerin de kara olduğu (Abese, 80/38-42; Ali İmrAn, 3/106-107) o ceza gününde insanların makam, mevki, zenginlik, tahsil gibi insanlarca meziyet kabul edilen hiçbir özelliklerine aldırış edilmeksizin, kulların yaptıklarına göre hak tecelli eder. “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun; ve Allah, yaptıklarınızı haber almaktadır” (el-Haşr, 59/18).

Kabir Hayatı

Dünya hayatından sonra, ahiret hayatından da önce fakat ahiret hayatı içinde ele alınması gereken bir başka hayat daha vardır ki o da kabir hayatı veya “Alem-i Berzah”denilen hayattır. Berzah,* asıl manasında iki şey arasında bulunan engel, ayırıcı sınır demektir. Bu kelime Kur’an’ın “el-Mü’minun, 23/100; er-RahmAn, 55/20; el-Furkan, 25/53″ ayetlerinde “iki şey arasındaki engel” manasında kullanılmıştır.

RAgıp, el-MüfredAt adlı eserinde şöyle der: “Berzah; ahirette insan ile yüksek menzillere ulaşması arasındaki engeldir. Bu kelime, el-Beled, 90/11 ayetindeki “el-Akabe” kelimesine işarettir. Ayetin meAli şöyledir: “Fakat o, (hedefe varmak, yapılan iyiliklere teşekkür etmek için) sarp yokuşu geçemedi.” Ayette bildirilen engeli ise ancak sAlihler asabilir. Berzah’ın ölüm ile kıyAmet arasındaki engel olduğu da söylenir.

İnsan için üç hayat vardır:

Dünya hayatı: Ruhun cesetle birlikte yaşadığı içinde bulunduğumuz hayat.

Berzah hayatı: Ruh, dünyada iken içinde bulunduğu cesetten ayrılmış, azab yahutta nimet içinde müstakil hale gelmiştir.

Ahiret hayatı: Ruhların dünyada iken içinde oldukları cesetlere dönmeleri ile meydana gelen son hayat. Görüldüğü gibi Berzah hayatı, birinci hayat ile ikinci hayat arasındadır. Dünya hayatı çalışma, Ahiret hayatı ise çalışmanın karşılığını görme hayatıdır. Bu ikisi arasındaki hayat da, beklemekten ibaret olan Berzah hayatıdır (Ali İmrAn, 3/185).

Ölüm anında, ruhlar cesetten ayrılırken rahmet veya azab melekleri vasıtasıyla onlara, hallerine uygun durumlar gösterilir:

“Melekler, o kAfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura: “Tadın Cehennem azabını. ” diyerek canlarını alırken bir görmeliydin…” (el-EnfAl, 8/50, el-En’Am, 6/93-94). Ayetlerde bildirilen azab, ölüm anında kAfir ve günahkArlara yapılan azabtır.

Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’inde (IV/288, 397) yer alan rivayetlere göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Mümin kul, dünyadan ayrılmak üzere ve ahirete yöneldiği anda ona semadan beyaz yüzlü melekler iner. Yüzleri sanki güneş gibidir. Yanlarında Cennet kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der: “Ey güzel ruh, çık ve Rabbi’nin rızasına ve mağfiretine gel. ” O da, ağızdan damlayan bir damla gibi çıkar. KAfir kul dünyadan ayrılmak ve ahirete yönelmek üzere olunca, yanında kaba bir elbise olan siyah yüzlü bir melek gelir, onun görebileceği bir yerde oturur, şöyle der:

“Ey çirkin ruh, haydi çık, Rabb’inin öfkesine ve gazabına gel. Ruh cesedden korkarak ve güçlükle ayrılır.”

Ölümden sonra berzah Aleminin ikinci makamı olan kabir hayatı başlar. Kabirde ilk zamanlarda ruh cesetle birlikte bulunurlar, beraber azab ve mükAfat görürler. Daha sonra ruh cesetten ayrılır ve müstakil olur. Peygamberimiz (s.a.s.)’in ifadesine göre; “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur. ” (Tirmüzü, KıyAme, 26). Ruhun cesetle birlikte kabirde azap ve mükAfat görmesinin bir benzeri, hepimizin zaman zaman gördüğümüz acı veya tatlı rüyalardır ki kişi kendisini sonsuz nimetler veya azap içinde görür de bunlar ancak uyanmakla sona erer.

Kabir hayatı hakkında Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ölüm meleği Mümin kulun ruhunu aldığı zaman melekler onu, göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar. Onu alır, bu kefene koyarlar. Ondan, yeryüzünde bulunan mis kokusu gibi bir koku çıkar. Onu melekler arasından geçirirken: “Bu güzel ruh nedir?” derler. Dünyada iken söylenen en güzel ismini söyleyerek: “Falan oğlu falandır” derler. Dünya semasına ulaşıncaya kadar çıkarırlar. NihAyet CenAb-ı Allah: “Kulumu ‘İlliyyine’ yazınız. ” buyurur. Bu, Cennet’in en yüksek derecesidir. “Ben onu yeryüzündeki cesedine iade edeceğim.” İki melek yanına gelir ve: “Rabbin kimdir?” derler. Ruh:

“Rabbim Allah’tır. ” der. Onlar:

“Dinin nedir?” derler. Mümin ruh:

“Dinim İslAm ‘dır. ” der. Onlar:

“Bunları sana bildiren nedir?” derler. O da:

“Allah’ın kitabını okudum, ona inandım ve tasdik ettim” der.

Bunun üzerine semadan bir ses gelir:

“Kulum doğru söyledi. Cennet’te makamını hazırlayınız. Onun için Cennet’ten bir kapı açınız. der. ” (et-Terğüb ve’t-Terhüb,III 369)’teki bir hadiste kAfir kulun ruhunun berzah hayatı hakkında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Ölüm meleği kAfir kulun ruhunu aldığı zaman, melekler bu ruhu onun elinde göz açıp kapayıncaya kadar bırakmazlar. Onu hemen kalın bir elbiseye koyarlar. Ondan yer yüzünde bulunan leş kokusu gibi bir koku çıkar. Onu semaya yükseltirler. Meleklerin yanından geçerken: “Bu kötü ruh kimindir?” derler. Melekler, en kötü ismini söyleyerek: “Falan oğlu falandır.” derler. Onun için semanın kapısını açmasını isterler, fakat açmazlar.” Bu esnada Peygamberimiz (s.a.s.) şu ayeti okudu: “Onlara gök kapıları açılmaz (ruhları göğe yükselmez) ve deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar (hiçbir zaman) Cennet’e giremezler.” (el-A’raf, 7/40). Allah: “Onun kitabını en aşağı makama yazınız” der. Sonra onun ruhu uzaklaştırılır. Peygamberimiz (s.a.s.) sonra şu ayeti okudu: “…Kim Allah’a ortak koşarsa o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgAr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir. ” (el-Hacc, 22/31). Ruhu cesede iade olunur da iki melek (Münker ve Nekir*) gelir, yanına oturur ve:

“Rabbin kimdir?” derler. O da:

“Şey şey, bilmiyorum,”der. Onlar:

“Dinin nedir?” derler, o da:

“Şey şey, bilmiyorum,”der. Onlar:

“Size kim peygamber olarak gönderildi? Peygamberiniz kimdir?” derler:

“Şey şey, bilmiyorum,”der. Bunun üzerine semadan bir ses

“Yalan söyledi, Cehennem’deki yerini hazırlayınız.” der. Onun için Cehennem’e bir kapı açarlar. Cehennem’in harareti ve kokusu gelir, kabri daralır ve onu sıkıştırır. Çirkin yüzlü ve kötü elbiseli bir adam gelir ve ona şöyle der:

“Sana yazıklar olsun, va’d olunduğun gün işte bu gündür. ” KAfir ruh ona:

“Sen kimsin? Çirkin yüz kötülük getirdi,” der. O da:

“Ben senin çirkin amelinim” der. Bunun üzerine:

“Rabbim, kıyameti koparma.” der. Sonra kör, sağır, dilsiz ve elinde balyoz olan birisi gelir. Elindeki bu balyozu bir dağa vursa toprak olur, ona bir vurur, toprak oluverir. Sonra onu Allah eski haline getirir, tekrar bir daha vurur. Öyle bir çığlık atar ki insanlar ve cinlerden başka her şey duyar. “

Ruh, kabirde sorulan suallere verdiği cevaplara göre ya İlliyyüne* ya da Siccün’e* gönderilir. Burada, yeniden diriltilecekleri güne kadar emaneten dururlar. Yeniden dirilme gününde ise Allah’ın emri ile tekrar cesetlere girerler. İyi, kötü, bütün ruhların kendi kabirleriyle alAkaları vardır. Bu alAka ile ziyaretçilerini tanırlar. Nimetlerin lezzetlerini, yahutta cehennem’in acısını yanlarında hissederler. Şehidlerin ruhları ise yeşil kuşlar gibi Cennet’lerde otlar ve Arş’ın altında asılı bulunan kandillere sığınırlar,(en-NisA, 4/169) Ayette Allah yolunda öldürülen şehidlerin, gerçekte, ölü olmadıkları, Allah katında Cennet nimetleriyle rızıklandırıldıkları bildirilmektedir. Ayrıca şehid ruhlarının, Cennet’te kendilerine yapılan ikramlar nedeniyle, bir daha Allah yolunda öldürülebilmek için ruhlarının cesetlerine iade edilmesini istedikleri bildirilmektedir. {Salih-i Müslim, VI, 38; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dili Kur’an Dili, II, 1229).

Kıyametin Kopması

Ahiret hayatı, insanın ölümü ile başlarsa da, genel manada Kıyamet hadisesi ile başlar. Kıyametin ne zaman kopacağını Allah’tan başka, peygamberler de dahil hiç kimse bilmez, (el-Mülk, 67/26). Bilgisi Allah’a ait olmakla birlikte, Kıyametin kopmasına yakın zamanlarda bir takım alAmetler meydana gelir. İnanmayanlar için ihtar mahiyetinde Allah şöyle buyurur:

“(İnanmayanlar, Kıyamet) saat(in)in, ansızın kendilerine gelip çatmasından başka neyi bekliyorlar? İşte onun alAmetler(inden sayılan Ahir zaman Peygamber)’i gelmiştir.” (Muhammed, 47/18). Kıyametin en büyük alAmeti Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesidir. Ondan sonra artık başka peygamber gönderilmeyecektir. O, peygamberlerin sonuncusudur (el-AhzAb, 33/40). İşte bu, dünya hayatının sonunun yaklaştığına en büyük alAmettir. Hz. Peygamber de: “Ben gönderildiğimde Kıyamet şu iki parmağımın birbirine yaklaştığı gibi yaklaşmıştır. ” (BuhArü, Vl, 206; Müslim, Terc. Davudoğlu, VlIl, 208) buyurmuştur.

Kur’an ayın ikiye bölünmesini de Kıyamet alAmetlerinden saymıştır:

“Kıyamet yaklaştı, ay ikiye bölündü…” (el-Kamer, 54/1-3). Bu hadise, Peygamber zamanında ondan mucize isteyen müşriklerin isteği üzerine, Peygamber’in elinin işaretiyle ayın ikiye bölünmesi şeklinde meydana gelmiştir. Bu hAdise üzerine de meAlini verdiğimiz ayet nAzil olmuştur. İslAm bilginlerinden bir kısmı da “Kıyamet yaklaştı, ay bölünecek…” şeklinde gelecek zaman kipiyle mana vermişlerdir. Her iki manada da özellikle Kıyamet’in yaklaştığı vurgulanmaktadır.

İsrAiloğulları’na peygamber olarak gönderilen Hz. İsa tebliğ görevindeki tüm gayretlerine rağmen, sayılabilecek kadar az bir cemaat ona iman etmiş, buna mukabil düşmanlarının kendisini öldürme tuzaklarıyla karşılaşmıştır. Ne var ki Allah, düşmanların kurduğu tuzaklarını başlarına geçirmiş, peygamberini de zatına yükseltmiştir. (Ali İmrAn, 3/54-55; en-NisA, 4/157-158). Şu anda hayatta olarak bulunduğu mevkii Allah’ın ilminde olan Hz. İsa, Kıyamet’e yakın zamanda tekrar dünyaya gelecek ve yaşadığı sürece Hz. Muhammed’in getirdiği şerüat üzere yaşayacaktır. Hz. İsa’nın tekrar dünyaya dönüşü, Kıyamet alAmetlerindendir. “O (İsa’nın gelmesi), Kıyametin kopacağını gösterir bir ilimdir…” (ez-Zuhruf, 43/61).

Kıyamete yakın zamanda, şu anda gördüklerimize benzemeyen şekilde, Kur’an’ın “dAbbe” diye ifade ettiği bir hayvan ortaya çıkacaktır: “O söz (Kıyamet ve azap günü), başlarına geldiği zaman (kıyamet alAmetlerinin vukuu başladığı zaman) onlara yerden bir dAbbe (canlı) çıkarırız; onlara insanların, ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler.” (en-Neml, 27/82). (DAbbe hakkında geniş malumat için bk. Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., V, 370). “DAbbetü’l-Arz”* diye isimlendirilen bu hAdisenin meydana gelişi, Kıyamet vaktinin yaklaştığına dair bir alAmettir.

Ye’cüc ve Me’cüc* seddinin açılması ve yeryüzünde fesAdın yayılması da Kur’an’da zikredilen Kıyamet alAmetlerindendir: “NihAyet Ye’cüc ve Me’cüc (sedleri) açıldığı zaman onlar her tepeden (dünyaya) saldırırlar. Artık gerçek va’d (Kıyamet) yaklaşmıştır. İnkAr edenlerin gözleri birden donup kalır… ” (el-Enbiya, 21/96-97).

Bu alAmetler, Kur’an’da bildirilenlerdir. Hadisle bildirilenlere gelince, onlar da Allah’ın vahyine dayanır. Müslim’in Huzeyfe ibn Useyd el-GifArü’den rivayet ettiği bir hadiste Huzeyfe şöyle buyurmuştur: “Biz aramızda müzakerelerde bulunduğumuz bir esnada Hz. Peygamber (s.a.s.) yanımıza geldi ve: “Neyi müzakere ediyorsunuz?” dedi. ‘Kıyamet’i dediler. Şöyle cevap verdi: “On türlü alAmeti görmediğiniz sürece Kıyamet kopmaz. Bunlar, Duman, DeccAl, DAbbetü’l Arz, Güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu İsa’nın inmesi, Ye’cüc ve Me’cüc ile doğudan, batıdan ve Arap yarımadasından bir yerin batması, son olarak da Yemen ‘de bir ateşin çıkmasıdır. ” (Müslim, Terc. VIII, 179; BuhArü, Cihad, 94 vd.; Müslim, iman, 248, ZekAt 60, Fiten, 17- 18;Ebu DAvud, MelAhim, 12, Fiten, 1; Tirmüzü, Zühd, 24).

Kıyamet’in büyük alAmetlerinden öyleleri vardır ki, onlar görüldükten sonra artık tövbeler kabul olunmayacaktır.

“(İnanmak için) illA meleklerin gelmesini yahut Rabb’ının gelmesini ya da Rabb’ının bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Ama Rabb’ının bazı (Kıyamet) işaretleri geldiği gün, daha önce inanmamış, ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması, bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyin, biz de beklemekteyiz.” (el-En’Am, 6/158).

Ebu Hüreyre’den rivayet olunan bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Üç alAmet vardır ki, bunlar çıktığı zaman, daha önce iman etmiş yahut ta imanında hayır kazanmış olmadıkça hiçbir kimseye imanı fayda vermez: Güneşin batıdan doğması, DeccAl’ın görülmesi ve DAbbetü’l-Arz’ın zuhuru. ” (BuhArü, II, 132; Müslim Terc., I, 95-96).

Kıyametin bu büyük alAmetlerinin dışında Hz. Peygamber’in hadisleriyle sabit olan birçok hAdiseler de Kıyamet’in küçük alAmetleri olarak kabul edilmiştir: Davaları bir olan iki Müslüman topluluğun birbirleriyle harp yapması (Müslim, Terc., V III, 170), ‘herc’, öldürme olaylarının çoğalması (Müslim, Terc., VIII, 171). Karanlık geceler gibi olan fitnelerin çoğalması, müslümanlarla yahudilerin savaşıp, müslümanların onları öldürünceye kadar mücadele etmeleri ve yahudilerin de taşların ve ağaçların arkasına saklanması, ‘Gargat ağacından’ başka bütün taş ve ağaçların:

“Ey müslüman, Ey Allah’ın kulu, yahudi arkamdadır, gel onu öldür” demesi, Hicaz topraklarında bir ateşin çıkıp, Basra’daki develerin boyunlarını aydınlatması, Kahtan’dan bir adamın çıkıp insanları asAsı ile sevketmesi, Fırat nehri altından bir dağ haline gelip, ondan alabilmek için insanların birbirleriyle harp etmesi, cariyenin efendisini doğurması; ayağı yalın, çıplak fakir koyun çobanlarının bina yapmada birbiriyle yarış yapmaları vs. gibi olaylar Kıyamet’in küçük alAmetleri olarak sayılmıştır (BuhArü, Tecrid, IX, 73; Tirmizü, Birr, 25; Fiten, 2; el-Lü’lüü ve’l-MercAn, III, 305, 306-307; et-TAc, I, 25).

Allah, bu kAinatın yıkılıp, birinci hayatın sona ermesini istediği zaman İsrAfil adındaki meleğe ’sur’a bir kere üfürmesini emredecek, o da bir kere üfürecektir. KAinatın hepsi bu derin gürültü ile sarsılıp, birbirine bağlı olan varlıkların düzeni bozulur, irtibat çözülür, korkunç bir zelzele meydana gelir, dağlar atılır, pamuk gibi dağılır, gökyüzündeki yıldızlar, gezeğenler ve güneş arasındaki ahenk yok olur, şimdi mevcut olan çekim kanunu iptal olur. Güneşin ayın ve yıldızların ziyası gider, gökyüzündeki bütün gezeğenler yörüngelerinden çıkar ve Alemin tamamı Allah’ın yaratmasından önceki hale döner. Bütün bu olaylar, Allah’ın indirdiği vahiy ile bilinmektedir (bk. el-Hacc, 22/1-2; el-Karia, 101/1-5; el-Mearic, 70/8-15; Zilzal, 99/1-3; İnfitar, 82/1-5; Tekvir, 81/1-6; VAkıa, 56/1-6).

İkinci hayatın tanınması ve anlaşılması, insan aklının kavrayacağı bir şey değildir. İnsan aklı ancak bu hayatta olanları ve bu kAinatta bulunanları kavrar. Bunun içindir ki, ikinci hayatın tanınması, Allah’ın kitabında bildirdiği haberler ve Resulü’nün anlatmalarına dayanır. Ayet ve hadislerden elde edilen bilgilere göre, İkinci hayat, İsrAfil’in ’sur’a üflemesiyle bu Alemin yok olmasından kırk yıl geçtikten sonra başlayacaktır.

O hayatın günleri ve ayları bu hayatın günleri ve aylari gibi midir, yoksa başka bir ay ve gün müdür?. Bunu bilemiyoruz. Bu, zaman geçtikten sonra gökten yağmur inecek, cesetler bitki gibi toprağın altından bitecektir. Bu iş, yağmur suyu ile her insanın kuyruk sokumunda bulunan küçük kemik vasıtasıyla meydana gelecektir. İkinci yaratılış tamamlanıp gelişme ikmAl olduğu, cesetlerin heykelleri toprağın altında tamamlanarak hiçbir eksiği kalmadığı zaman onlara ruh verilir. Bu cesetlere hayat girer, hareket etmeye başlarlar. Ölüm meleğinin bu dünyada almış olduğu ruhları Allah her insana iade eder. Bu ruhlardan bazıları, sahibinin iman ehli ve amel-i sAlih sahibi oldukları için güzel ve temiz ruhlardır. Bunlar ulvi Alemde muhafaza edilmişlerdir. Bazıları ise, küfür sahibi ve günahkAr kişilerin ruhlarıdır, bunlar çirkin ruhlardır, süflü Alemde kalmışlardır. Bu ruhlar, bulundukları yerden cesetlerine gelirler, sonra Allah’ın görevlendirdiği bir melek: “Yerinizden kalkınız, Rabb’ınıza dönünüz” diye seslenir. Onlar bu sesi işitirler ve icabet ederler. Yer açılır, kabirlerinden mahşere gitmek için canlı olarak kalkarlar (el-Hakka, 69/13-18; KAf, 50/41-44, el-Kamer, 54/6-8; el-MeAric, 70/41-44; elAdiyat, 100/9-10).

İkinci defa dirildikten sonra bütün mahlukAtın bir sahada toplanmasına “Haşr”* denir. Bu toplanma, dünyada yaptıklarından dolayı aralarında hüküm verilmesi içindir. İnsanlar kabirlerinden canlı olarak kalktıktan sonra ilk defa yaratıldıkları gibi tekrar hayata döndürüleceklerdir: “Mahkukatı ilk yaratmağa başladığımız gibi, yine onu öldükten sonra iade edeceğiz…” (el-Enbiya, 21/104). Hz. Peygamber (s.a.s.): “Kıyamet gününde insanlar çıplak, sünnet olmamış ve yalın ayak olarak (mahşer meydanına) geleceklerdir. ” der. Hz. Aişe: “Ey Allah’ın Resulü, kadın ve erkeklerin hepsi bir arada olunca birbirlerine bakmazlar mı?” diye sorunca Peygamberimiz(s.a.s.): “Ey Aişe, o gün, insanların birbirlerine bakamayacakları kadar durum şiddetlidir. ” buyurarak “haşr” için toplanan insanların düştükleri sıkıntıyı dile getirmektedir (Müslim, Cennet, 56). Muttakü, mücrim ve kAfirlerin haşrolunmaları hakkında Kur’an şöyle der:

“Takva sahiplerini heyet halinde Rahman(ın huzuruna) topladığımız gün, suçluları da susuz olarak Cehennem’e sürdüğümüz (gün) ” (Meryem, 19/85-86).

“O gün ’sur’a üflenir ve o gün suçluları (yüzleri kapkara, gözleri) gömgök (kör bir durumda) toplarız. ” (TAhA, 20/103).

“…Kıyamet günü onları (kAfirleri), yüzü koyun, kör, dilsiz ve sağır bir halde süreriz. Varacakları yer Cehennem’dir… ” (el-İsrA, 17/97; TAhA, 20/124).

İnsanların, hesap vermek üzere toplandıkları Mahşer günü güneş, insanların başları üzerine iyice yaklaşır, sıcaklık çok şiddetlenir. Ve insanlar, günahları nisbetinde tere batarlar. Bir kısmı topuklarına kadar, bir kısmı diz kapağına, bir kısmı göbeğine ve bir kısmı da ağzına kadar tere batar (Müslim, 8/135; BuhArü, 6/137). Hararetin en şiddetli olduğu bu günde, adil devlet reisi, gönlü mescidlere bağlı genç, sadakayı gizli veren cömert, güzel bir kadının zina davetini Allah’tan korkusu nedeniyle kabul etmeyen muttakü, sevgileri Allah için olan iki dost, Allah’a ibadetle büyüyen genç ve tenha yerde Allah’ı zikrederek gözleri yaşla dolup taşan insanı Allah, lutfuyla Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir (BuhArü, EzAn, 36; Hudud, 19).

İnsanlar, Rabb’larının huzurunda haşrolunup toplandıklarında ve beklemenin zorluğu, korkunun şiddeti nedeniyle yorgunluk son haddine ulaştığında insanlar, ruhlarının temizliği ve kirliliğine göre Yüce Allah’ın kendilerine hükmetmesini beklemeye başlarlar:

“Peygamberler (şahidlik edecekleri) vakit için getirildiği zaman: Ertelenmiş oldukları güne, yani hüküm gününe. Hüküm gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? Yalanlayanların vay haline o gün.” (el-MürselAt, 77/11-15). Bugün haklı ile haksızın, iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun, inanan ile inanmayanın ayrıldığı fasıl günüdür. Özür ve kurtuluş fidyelerinin kabul edilmediği (Hadid, 57/15; el-Bakara, 2/254) dillerin konuşmadığı bu günde (el-Bakara, 2/255) ancak kendilerine, insanlar için şefAat etme izni verilenler konuşabilir. İnsanlar Adem, Nuh, İbrAhim, Musa, İsA peygamberlere, kendilerine şefAat etmeleri için giderler. Onlar bu konuda özür beyan edince bu defa Hz. Muhammed’e gelirler. Peygamberimiz (s.a.s.) Rabb’ının huzurunda secdeye kapanarak ona hamdeder, ümmeti için şefAat diler. Rabb’i kendisine: “Başını kaldır ve iste, ne istersen verilecektir, şefAat et, şefAatin kabul edilecektir” deyinceye kadar secdede kalır. Ümmetine şefAat diler. Ümmetinden hesabı olmayanlar Cennet’e girerler.